ahmetyasarzengin61 @ gmail.com

Fikri Sağlar, Parka ve Türban

Değerli okuyucularım,

70’li, 80’li ve 90’lı yıllarda askeri parka ve türban, taraf olan görüşlerin simgesi olarak kabul görmüştü. Her iki giysi de mahalle baskısı görüyordu. Daha doğrusu her iki giysiyi de kullanmak cesaret göstergesi olarak düşünürsek biraz da inat meselesi idi… Asıl konumuza dönelim:

 Türban konusunda maksadını aşan bir açıklama gündeme oturdu. Bugüne kadar yasanın verdiği yetkiyi,  kötüye kullanan kamu görevlisini görmedim. Ama bunun yanında 90 lı yıllarda tersi örnekleri gördük. Türban  takanlara,  90’lı yıllarda neler yapıldığına bakalım:

 1.  Okula alınmayan başörtülü kızların mahkemeye koştuklarını gördük,

2.  Askerde çocuğunun yemin törenine alınmayan anneleri gördük,

3.  Kep töreninde üniversite kampusuna sokulmayan anneleri gördük,

4.  İstanbul Üniversitesinde açılan ikna odalarını gördük,

5.  Başını açmazsan seni muayene etmem diyen doktorlardan hesap sorulmadığını gördük,

6.  Mahkeme salonuna, başörtülü sanıkları ve avukatları sokmayan yargıçları gördük,

7.  Başını açmadığı için stajı yaptırılmayan hâkim, savcı ve avukat adaylarını gördük,

Örnekleri çoğaltabiliriz. Bugün geçmişteki örneklerden hangilerini yaşadık? Türban konusunda kurulan cümle  “Yavuz hırsız ev sahibini basar” deyimini hatırlattı.

Fikri Sağların, maksadını aştığını düşündüğüm cümleye geçmişte yaşadığım olay ile cevap vermek istiyorum:

Belki güleceksiniz ama 1970’li yıllarda giyilen yıpranmış askeri parka, rejimi tehdit eden bir siyasi simge olarak düşünüldüğü için yıpranmış askeri parka giyenlere şüphe ile bakılırdı. Anlatalım:

1.      Yıpranmış askeri parka giyenler de komünist olarak kabul edilirdi…

2.     Birisi yıpranmış askeri parka giydiği zaman işte bu komünisttir denirdi…

3.     Birileri, yıpranmış askeri parka giyenlere karşı devrimci gözü ile bakardı…

Parka Giyenlere neden şüphe ile bakılırdı?

Parka giyenler, devleti ele geçirip, devrim yapıp mevcut düzeni değiştirme ihtimallerinin olduğu kaygısıydı… 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 1980 darbesi, 28 Şubat post modern darbesi süreçlerinde olduğu gibi… Yani karşı mahallenin korkuları yersiz değildi. Korkuyu tetikleyen örnekler yaşandığı için… Gelelim yaşadığım olaya:

Liseden yeni mezun olmuştum. Hayatı pek bilmiyordum. Kimin, kime düşman olarak gösterildiğini de anlamıyordum. Çaykara Ülkü Ocağı başkanıydım. Duygularımla hareket ediyordum. Dolayısıyla hoşuma giden elbiseyi de giymekte tereddüt etmezdim. Bu nedenle bir arkadaşımdan altı liraya yıpranmış askeri parka satın aldım ve hevesle sırtıma geçirdim…

 Arkadaşlarım,

- Komünist oldun, biraz daha ileri gittiler, vatan haini oldun dediler…

- Niye?

- Bu yıpranmış askeri parka rejim düşmanlığının bir işaretidir. Bu parka rejimi sıkıntıya sokan bir giysidir.

Aldırış etmedim. Çünkü yıpranmış askeri parka giymek hoşuma gidiyordu. Kim ne derse desin. Ben rejime karşı değilim.

Türkiye’de dönen dolapları ve uygulanan siyaseti de bilmediğim için kimseyi dinlemiyordum. Söz konusu parkayı asker giydiği zaman sıkıntı olmuyor da sivil giydiği zaman niye sıkıntı oluyor? İşte bu düşünce ile Trabzon’a gittim. Meydanda dolaşıyordum. Bir polis, yakamdan tuttuğu gibi karakola götürdü…

- Sen komünistsin!

- Hayır, ben komünist değilim! Çaykara Ülkü Ocağı başkanıyım. Komünist olmam mümkün değil!

- Bu parka seni ele veriyor, nerde toplanıyorsunuz?

- Hiçbir toplantıya katıldığım yok, sadece parka hoşuma gittiği için giyiyorum,

- Nerde okuyorsun?

- Liseyi bu sene bitirdim. Dershaneye gideceğim. Onun için Trabzon’a geldim…

- Kiminle işbirliği halindesin?

- Hiç kimse ile bağlantım yok. Dedim ya sadece parkayı sevdiğim için giydim.

- Hangi düşünceye sahip olursan ol bu parkayı giyenler, devletin rejimine düşmandır.

Çocuk olduğum için beni çok sıkıştırmadılar. Çay ikram ettiler… Biraz da nasihat ettiler…

- Şimdi sana kefil olacak birisinin adını verebilirsen, senin hakkında hiçbir işlem yapmayacağız.

Daha önce Çaykara Adalet Partisi’nin Gençlik Kolları’nın yönetim kurulundaydım. Adalet Partisi’nden Çaykara belediye başkanı, Kâzım Kofoğlu aklıma geldi…

- Çaykara Belediye başkanına sorabilirsiniz nasıl birisi olduğumu?

Polis, karakolun telefonundan Kâzım Kofoğlu’nu yanımda aradı ve benim düştüğüm durumu anlattı… Belediye başkanı Kâzım Kofoğlu, kefil oldu ve beni bıraktılar ama altı liraya aldığım parkaya da el koydular… Gelelim asıl konuya:

Fikri Sağların kurduğu cümle maksadını aşan bir cümledir. Çünkü geçmişte

başını açmadığı için muayene etmeyen doktorların başı açıktı… Diğer taraftan da başı kapalıları muayene eden doktorların da başı açıktı… Demek ki hakkaniyetle görev yapma veya yapmama aşkını türbanla izah etmek mümkün değildir.

Olumsuz bir icraat olmadan, olumsuz konuları gündeme getirmek demek “Yavuz hırsız ev sahibini basmak” demektir…

Fikri Sağlar, geçmişte bazı olumsuz icraatlar oldu. Devlet hoş olmayan davranışlar karşısında başörtüsünden dolayı mağdur olanların hakkını devlet, korumadı. Bugün geçmişten intikam için ifrat noktasında olan kişiler yanlış bir hareket yapabilir. Bu nedenle devlet vatandaşın hakkını korusun deseydi, herkes tarafından kabul görebilirdi…

Evet, bugün podyumlarda hem türbanı hem de askeri parkayı mankenler gururla tanıtıyor ve mağazaların vitrininde yer alıyor…

 Bugün;

1.  Türban takmayan kızların okula sokulmama durumu olmadı,

2.  Askerde çocuğunun yemin törenine katılamayan anneler yok,

3.  Kep töreninde üniversite kampusuna sokulmayan anneleri duyamadık,

4.  İstanbul Üniversitesinde açılan ikna odalarını göremedik,

5.  Başını açmazsan seni muayene etmem diyen doktorlara rastlayamadık,

6.  Mahkeme salonuna, başörtüsüz sanıkları ve avukatları sokmayan yargıç göremedik,

7.  Başını açtığı için stajı yaptırılmayan hâkim, savcı ve avukat adayları yok,

8.  Layıklık de gitmedi, komünist rejimi de gelmedi,

Selam ve saygılarımla…