vtucar @ soninternethaber.com
Siz kabağın sahibi hikayesini bilir misiniz?  Geçenlerde bir arkadaş yolda rastladığı zabıtaların işportacılara muamelesinden ve uygunsuz üslübundan şikayetleniyordu. Sohbet hayli heyecanlı ve koyu idi.  Yapılan sohbette Tatlıcı Ali olayı konu itibariyle de örnek verildi. Hani geçen yıl yaşadığımız şu tatlı tezgahı dağıtılan kişi. Maalesefki bu ülkede yaşadığımız rutin ve dahi arızalı vakalardan biri. Konumuz zabıtaların muamelesi değil sevgili dostlar. Sadece bu hararetli tartışma bana şu hikayeyi hatırlattı, yüzümde hafifbir tebessümle. Tasavvuf yolcularının iyi bildiği bir hikayedir bu. Bir kıssadan bin hisse tadındaki "Kabağın Sahibi" vakası. Hani şu zamanında Necip Fazıl´ın ressam arkadaşına “ Artık her şey o kadar ters gidiyor ki, bu yoldan nasibimiz kesildi diye korkuyorum” dediği ve “Hayır sen yola girdin bir kere , yol öyle bir yoldur ki seni sahipsiz koymaz“ diye karşılık bulduğu olayın günümüz versiyonu tadındaki hikaye.         Hikaye şöyledir;           Vaktiyle tasavvuf yoluna girmiş bir derviş, nefsle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonraki makamı gereği hertürlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Şeyhinin emridir. Fakat iş birilerinin sandığı gibi sdadece yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden de arınması  gereklidir. Emir bu... Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden sıyrılmalıdır. Derviş, usule ve emre uygun hareket eder, soluğu berberde alır.  -Vur usturayı berber efendi, der. Berber başlar dervişin saçlarını kazımaya. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri homurdanarak. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:  - Kalk bakalım kabak, kalk da traşımızı olalım, diye kükrer. Dedik ya dervişlik bu. Sövene dilsiz, vurana elsiz gerekmiş. Musibeti göndereni bilmek gerek imiş. Kaideyi bozmaz bizim derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahçup, fakat korkmuştur.Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber traşa başlar. Fakat küstah kabadayı traş esnasında da sürekli aşağılar dervişi. Üstelik şeyhi ile de alay eder: ‘Kabak aşağı,kabak yukarı. Bu şeyhler şöyle bu dervişler böyle...´ Nihayet traş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz bir kaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır,kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkınlıkla bir manzaraya, bir dervişe bakar ve gayrı ihtiyari sorar :  - Biraz ağır olmadı mı derviş efendi? Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:  - Vallahi gücenmedim ona. Vallahi ah etmedim. Üstelik, Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki bu kabağın birde sahibi var. O gücenmiş olmalı!...... İşte yüzümdeki tebessümün nedeni beklide bu. Tatlıcı Ali´nin sahibi.  Yani kardeşim; Tatlıcı Ali, hor görülen ve adi muameleye sokulan o sokaktaki işportacı seni affeder belki hakınıda helal eder de ya sahibi gücendiyse?  İşimizi hakkıyla yapmak insanları görev adı altında hor görmemek ümidiyle. Selametle.