davutzat @ gmail.com

Toplumda yer ve statü edinmiş gerek görevli, gerekse gönüllü toplum mühendisleri sustuğunda, söz ayağa düşmüyor mu? Konuşacak olanlar sustuğunda, konuşmayacak olanlara söz sırasının gelmesinden daha doğal ne olabilir ki?

Elbette ki konuşulacak alanların çeşitliliği de farklı farklıdır. Herkesin uzmanlık alanın farklılığı ile orantılı olarak. Bilmediğimiz konular üzerine konuşmak veya bildiğimiz alanlarda susmaktan daha büyük zulüm olabilir mi? Günlük literatüre de akseden; “ağzı olan konuşuyor” ifadesi, bu konuyu hicvetmek için kullanılmakta. Evet, ağız insana konuşmak için verilmiş! Lakin ağzın dış kısmına diş ve dudaklarda verilmiş ki, bazen de konuşulmaması gerekenler tutulsun ve yutulsun diye…

Uğranılan haksızlıklar karşısında sözü yutmak, her ne kadar mide hazımsızlığına yol açsa da, yine de; günümüz insanınca tercih edilen bir yöntemdir. Peki, gerçekleri ifade etmek dururken niye yutmak zorunda kalınıyor?  Gerçek olan acıdır da işte ondan! Zira gerçeklerin ifade edilmesi sorumlular üzerinde ters etki yapar. Ya da gerçekleri dile getirenlere karşı, haklılığı tartışma götüren bir refleks oluşur da ondan… Sonuç bu şekilde olacaksa insanlar da susmayı ve konuşmamayı yeğliyorlar. Ola ki başımıza bir felaket gelir, olur ki menfaatlerimiz zedelenir, ola ki düzenimiz bozulur korkusu ile. Yani bana dokunmuyorsa bin yıl yaşasın mantığı gelişiyor…

Sözün özünü söylemekle mükellef kurumlara gelince; söylenmesi gerekenleri söyleyerek halkı rahatlatmazlarsa; söz’ün, “ağzı olanın konuştuğu” bir zemine kayması önlenebilir mi? Konuşması gerekenler konuşması gerektiği yerde suskunluk gösteriyorsa, o zaman gerçekler de su yüzüne çıkmaz. Hak ve hakikat de yerini bulmaz. O yüzden konuşulacak yerde konuşmak, susulacak yerde susmak hakkaniyet açısından da bir zorunluluktur.

Bu nedenle; Kurum ve kuruluş yetkililerinin zaman zaman halkı bilgilendirme toplantıları düzenlemesi, halkla istişareler yapması ve zaman zaman da basın açıklaması yapmalarını önemsiyorum. Aksi halde bilip düşünmeden, değerlendirip tartmadan konuşanlar ortaya çıkar ki, bu türden sağlıksız açıklamalar hem hedefine varmaz, hem de bilgi kirliliği önlenemez. Elbette her kirlilik de bir iz bırakır ve birikmiş izleri temizlemek ise öyle kolay olmaz!

O zaman söz söyleme konumunda bulunanlar sukutu tercih etmemeli. Söz sahibi olmayanlara sözü düşürmemeli.  “Sükût ikrardan sayılır” kabilinden yorumlar, suskun kurumların güvenilirliğini de yıpratır. Gerektiğinde gerekeni söylemek, bir görev ve vicdan meselesidir de aynı zamanda…

Söz söylemek ise bir sanattır. Aynı ifade söylendiği halde mesaj, alıcılarında farklı yankılar uyandırabiliyor. Sözün güzelini ve özünü söylerken, bir o kadarda yanlış anlaşılmaları önleyecek ifade tarzı benimsemek, iletişimlerin vazgeçilmez bir zorunluluğudur. O yüzden büyükler; “Her zaman doğru söylemek hakkındır, ancak her doğruyu her yerde söylemek hakkın değildir” dememişler mi? Kamuoyunun bilgilenmesi gereken noktalarda ve kişilerin bizzat kendisini alâkadar eden konularda merak sahibi olmasını yetkili ve etkili olanlar hoş görmeliler. Tenkit edilmek şöyle dursun, yetkililerden ikna edici açıklamalar beklemek sorunların sahipleri açısından bir haktır.

Aksi halde; sözün ayağa düşmesinden yakınmak anlamsızdır. Unutulmamalı ki, söz söylemesi gerekenler susarsa, en susması gerekenler konuşur! O zamanda pirincin taşlanması artar ve ayıklanması zorlaşır.

Pilav yerken diş kırılınca, çıkacak feryadı bastırmak için susmanın bir fayda sağlamayacağı, herkes tarafından bilinen bir gerçektir.