dzat @ soninternethaber.com

Bir çelişki midir, yoksa kaçılmayacak bir zorunluluk mu? Aşılması gereken bir duruş hali mi, ayıplanan bir fikriyat mı? Niçin tüm kuşaklar bunu yaşar ki? Eski-yeni, modern-geleneksel ayrımı çağın gereklerinden mi? Bu modern akımı kabullenmek için ille de gelenek ile savaşmak şart mıdır? Ne geleneği yok saymak imkân dâhilinde ne de modern gelişmelerin uzağında kalmak mümkün. Gelişmelere, bilime, teknolojiye ve buna paralel olarak meydana gelen değişimlere kayıtsız kalmak adeta imkânsız. Ne var ki, yenileneceğiz diye köklü bir geçmişe sahip geleneği yok saymak gafletine de düşmemeliyiz. O gelenek ki, tarihin derinliklerinden süzülerek gelmiş, yılların tecrübesini içinde barındıran bir arılık ve durulukta değil midir? Geleneğin içinde ne büyük birikimler vardır fert ve toplumu besleyen. Ne gıdalar vardır kimyası ve hamuru bir büyük, bir güzel sentezin ürünü olan. Kültür, inanç ve sosyal yaşama kaynaklık teşkil eden…

Öyleyse bir sıkışmanın içine iterek insanı zorlamak niye? Zaman, değişim, şartlar derken ne oralı ne de buralı olabilen insanlar. Bir ayağımız geleneğin sağlam temelinde basılı dururken, öbür ayağımız ise modernizmin kaygan zemini üzerinde titreyip duruyor. Gönüller pres gibi sıkıştırılmış ve insan yürekleri daraltılmış. Fikriyat, alçak gönüllülükle kol kola ve patlamaya hazır halde.  Bu fotoğraflar günümüz insanının iç dünyasından manzaralar değil midir? Haksız mıyım? Şayet bizler geleneği yok sayma gafletine düşer, banal ve gericilik olarak görürsek, kendimizi yok saymak ve köksüz bırakmala da eş değer oluruz. Köksüz ağaç tutunamaz! Temelsiz bina ayakta kalamadığı gibi. Tıpkı böyledir insanoğlu ve toplumlar da. “Kökü ezelde ve gözü ebed” de. Geçmişi olmayanın geleceğinden bahsetmek de imkânsızdır.

Tarih, geçmişin bize armağanı ve kadim mirasıdır. Geçmişi yok saymak, geleneği inkâra kalkışıp küçümsemek, insanda öyle bir yıkım yaratır ki, zannımca nesepsiz doğmuş bir fertten farksız yapar! Zira her uygarlığın kendine özgü bir geleneği vardır. O gelenek, içinde kendi inancının, değerlerinin, kültürünün, ırkının, maneviyatının, ahlakının ve daha nice nice değerlerinin karakteristik şifrelerini de taşır. O gizli kodlarıyla adeta yazısız kanunlar gibi sosyal hayatı dizayn eder ve ayakta tutar…

Bu yüzden kendine has yaşam biçiminin kurallarına sağlam bir inanışla bağlanmış olan tutkulu insanların, derin inanışlarına kayıtsız kalıp onları örseleyemeyiz. Küçümseyemeyiz, sırf yenilenme adına yok sayamayız. Yenilenirken, modern olacağım derken bu realiteleri de göz önünde bulunduracağız. Yoksa kaynağını öz değerlerinden almayan bir yenilenme anlayışı; havailiktir, aykırılıktır, marjinal bir hippiliktir. Zannımca bir şey olmasa gerektir…

Hem atalarımız ne demişler. Ne de güzel demişler. “geçmişine gülle atanın, geleceğin topa atarlar” diye. Geçmişine bakmak isteyen insan, modernleşirken geleneğini yok sayamaz. Modernizm bile havada kalmamak için kendi geleneğinden güç alamaz mı? Evet, modernizmin bile kendince bir dayanağı vardır. Geçmişe bakabilmek için tarihin geleneğe bakan yüzünü illa görmeli, illa görmeliyiz diyorum. Nesepsel, duygusal ve manevi destekten yoksun bir gelecek inşa edilemeyeceğini düşünüyorum. Modern bir anlayış yaratma düşüncesinde bu köklü, vazgeçilmez dayanaklardan destek almaya olan muhtaçlığımız ortadadır. Aynı zamanda bu destek olmadan fiziksel enerjinin de hayat bulamayacağı çoğumuza malum olabilecek bir gerçek değil midir? Aksi mi dediniz? O halde geçmişinden güç almayan bir modernite varlık bulamaz, gelişemez, kök salamaz.  Mesajlarınız geleceğe ulaşamaz diyorum ben de. Hâsılı başarısız olursunuz.   Tercih sizsin!