baskentpostasi @ gmail.com

Uluslararası konjonktürdeki son gelişmeler yüzünden Türkiye son zamanlarda eksen
tartışmaları ile uğraşmaktadır . Bir eksen kayması tartışması giderek öne çıkarken , batının
Türkiye’deki Truva atı konumundaki bazı kalemşorlar ve mandacı kafa yapısına sahip olan bazı
aydınlar, giderek Türkiye Cumhuriyetinin bir eksen kaymasına sürüklendiğini ileri sürmektedirler .
Onlara göre Türkiye giderek batı dünyasından kopmakta ve zaman içerisinde doğuya doğru kayarak
ciddi bir eksen kayması yaşamaktadır . Batıdan doğuya doğru yaşanmakta olan bu eksen kayması
yüzünden Türkiye’nin jeopolitik konumu değişmekte ve Türk devleti giderek bir batılı devlet
olmaktan çıkarak üçüncü dünya ya da doğu devletlerine benzemektedir .Batıdan doğuya doğru bir
kayma gösteren Türkiye’nin, bu içine düştüğü durumda eksen kayması suçlamalarına hedef olduğu
görülmektedir . En sağcısından en solcusuna kadar yayın organlarına bakıldığında , Türkiye
Cumhuriyetinin eksen kayması sorununun manşetlerde yer aldığı ve Türk devletinin bu nedenle
suçlanarak yönlendirilmeye çalışıldığı gözlemlenmektedir .
Eski dünya düzenininden yeni bir yapılanmaya doğru dünya yuvarlanırken , harita üzerinde
yer alan bir çok ülkenin jeopolitik konumunun da değiştiği görülmektedir . Türkiye ile ilgili olarak
eksen kayması suçlamalarının ya da değerlendirmelerinin yapıldığı bu aşamada ,aslında bu gibi
yaklaşımların öne çıkmasına neden olan çok ciddi bir jepolitik kayma ile dünyanın karşı karşıya
kaldığı görülmektedir . Eksen kayması yaşayan sadece Türkiye değil ama bütün dünya ülkeleridir
,çünkü dünya dengeleri ve güçleri arasındaki çekişmede birden yeni durumların ortaya çıkması
kendiliğinden jeopolitik konumu da yönlendirmekte ve ortaya yeni durumların ve dengelerin
çıkmasına neden olmaktadır . Yeryüzü haritasında yer alan her devlet daha güçlü bir konuma
gelmek ve diğer devletler ile arasındaki rekabet düzeninde daha iyi bir konuma geçmek ve giderek
güçlenerek , uluslararası konumunu daha üstün bir düzeye getirebilmek üzere mücadele etmekte ve
bu doğrultuda her gün yeni adımlar atarak geleceğe dönük plan ve projelerini uygulamaktadır . Bu
gibi durumlar aslında bütün devletler için doğal karşılanması gereken gelişmelerdir . Her devlet
önce eski konumunu korumak ve daha sonra da yeni ortaya çıkan durumlara uyum sağlayabilmek
üzere ,zamanla değişik politikalar uygulamak zorundadır . Bu açıdan hiç bir devletin birbirini
suçlama hakkı yoktur . Her devlet sahip olduğu devlet aklı ile ,yeryüzünde ortaya çıkan yeni
durumlara ve gelişmelere uyum sağlayarak yoluna devam etmek zorunda kalmaktadır.
Siyasal gelişmelerin gündeme getirdiği yeni jeopolitik konumları bütün devletler yakından
izleyerek yeni dengelere göre vaziyet almak zorundadırlar,aksi takdirde yeni değişikliklere ayak
uyduramayan devletlerin eski güçlerini yitirdikleri görülmektedir . Bu gibi başarısız devletler ise
ayakta kalma şansını yitirdikleri için kısa bir zaman dilimi içerisinde dünya haritasından silinip
gitmekte ve böylece bir harita değişikliği kendiliğinden gündeme gelmektedir .Rus Çarlığı , Osmanlı
İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu gibi büyük devletler değişen koşulları
anlamakta ve yeni ortaya çıkan durumları değerlendirmekte geç kaldıkları ve gereken önlemleri
almakta zorlandıkları için çökmekten kurtulamamışlardır. Zaman içerisinde bu devletlerin
ülkelerinin bulunduğu alanlarda ciddi otorite boşlukları meydana gelmiş ve bu durumun doğal
sonucu olarak da dünya savaşları yaşanmıştır .Yüzyıllarca geniş alanları yöneten büyük
imparatorlukların bile çöküşten kurtulamaması, bugünün dünya devletleri açısından önemli derslerle
doludur . Merkezi imparatorlukların çöküşü birinci dünya savaşını gündeme getirirken , daha sonra
ortaya çıkan ikinci dünya savaşı da batının sömürge imparatorluklarının dağılmasına giden yolu
açmıştır . Böylece dünya haritasında önemli değişiklikler ortaya çıkarken ,jeopolitik dengeler
yeniden oluşmuş ve bu durumda her ülke ya da devlet değişken bir süreç içerisinde kendiliğinden
eksen kaymasına sahne olarak başka tür yapılanmalara sahne olmuştur .
Eksen kayması ,bir ülkenin ya da devletin içinde bulunduğu siyasal konumdan çıkarak, başka
bir süreç içerisinde farklı bir jeopolitik duruma gelmesi demektir . Bu gibi durumlar yeryüzündeki
güçler dengesine ya da merkezi güç değişmesine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır . Dünya haritasında
bulunan beş kıta üzerinde hangi ülke daha fazla hegemonya düzeni kurarsa , uluslararası ilişkiler o
ülkenin devletinin öncülüğünde ya da yönlendirmesinde gelişmekte ve ülkeler arasındaki jeopolitik

konum, bu gibi gelişmelere paralel bir çizgide yeni bir yapılanmaya doğru sürüklenmektedir . Tek
merkezli ya da çok merkezli dünya dengelerinde ülkelerin jeopolitik konumları güç merkezlerinin
aldığı kararlar doğrultusunda biçimlenmekte ,onların izlediği yollara göre yeni yapılanmalar ortaya
çıkmaktadır . En büyük güç sahibi olan devlet merkezi ülke konumuna gelince , dünya haritası buna
göre yeniden belirlenmekte , merkez ülkeden hareketle diğer ülkeler yan ülkeler ,kenar ülkeler
,köprü ülkeler ve ara ya da arka bölgeler gibi farklı konumlara sahip olmaktadırlar . Önemli olan
merkezin neresi olacağıdır . Merkezi devlet konumuna herhangi bir büyük devlet geldi mi ,bu yeni
merkezin etrafında kenar,yan ve köprü ülkeler ortaya çıkmakta ve dünyanın geri kalan bölgeleri de
merkezi yapının bulunduğu bu bölgeye göre belirlenmektedir .
Büyük güçler ve devletlerin ötesinde ,jeopolitik bilimi ise beş kıtadan meydana gelen dünya
haritasını açıklarken , Avrupa,Asya ve Afrika gibi kıtaların birleşiminden meydana gelen kara
parçasını esas ve ana kara kıtası kabül ederek ,bu bölgenin merkezi alanını Avrasya olarak
açıklamaktadır . Avrupa ile Asya’nın kesiştiği bölge olan Orta Doğu aslında dünya karalarının
merkezi coğrafyası olarak öne çıkmakta , bu bölgenin batısı batı dünyasını ,doğusu da doğu
dünyasını yaratmaktadır . Kalpgah adı verilen (Heartland) bölgesi dünya haritasının merkezi alanı
olarak görülmekte ve bu bölgeyi ele zamanla bütün dünyaya egemen olabileceği söylenmektedir.
O zaman Balkanlar,Karadeniz,Kafkasya,Orta Asya ve Orta Doğu hattında bir araya gelen bölgeler
için bütünüyle merkezi coğrafya adı verilebilmekte ,dünyanın doğusu ile batısı buna göre
belirlenebilmektedir . Avrasya adı verilen merkezi bölgenin kuzeydeki merkezi Rusya , güneydeki
merkezi ise Türkiye’dir . Dünya tarihinde yer alan büyük Rus ve Türk devletleri her dönemde bu
bölgelere egemen olarak otorite boşluğunu gidermişlerdir . Merkezi coğrafyada imparatorlukların
dağılmasından sonra savaşlar çıkmış ve giderek batıya doğru yönelen güç kayması sonucunda
bölgedeki çekişmeler ve yeni hegemonya arayışları , dünya barışını ortadan kaldıracak derecede
insanlığı tehdit etmiştir . Bugün de benzeri bir olumsuz süreç yaşandığı için, dünya barışı merkezi
alanda gene eskisi gibi çok ciddi bir tehdit ile karşı karşıya bulunmaktadır .
Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü ile başlayan geçiş süreci ,daha sonraki aşamada Sovyetler
Birliğinin dağılmasıyla devam etmiş ve dünya yeniden bugünkü gergin ortama gelmiştir . Avrupa
merkezli yapılanmadan Amerika merkezli dünyaya geçişi sağlayan dünya savaşları sonrasında
,merkezi alanda Osmanlı devleti gibi bir büyük yapılanma gerçekleştirilemediği için, otorite boşluğu
devam etmekte ve yeni ortaya çıkan büyük devletlerin oluşturduğu güç merkezleri arasındaki
çekişme ve çatışmalar dünya barışını ortadan kalıdaracak derecede etkili olabilmektedir .Orta
Doğu’yu ele geçiremeyen Sovyetler Birliği yirminci yüzyılın sonlarında yıkılmak zorunda kalırken ,
Osmanlı sonrasında merkezi alana gelen İngiltere ve Fransa gibi batılı emperyal güçler de Osmanlı
hinterlandında kendi hegemonya düzenlerini tam olarak kuramamışlardır .İkinci dünya savaşı
sonrasında bölgeye gelen Amerika Birleşik Devletleri Türkiye üzerinden merkezi alana yerleşirken
kendi yavrusu olarak İsrail’i kurmuş ve bu yahudi devletinin güvenliği için seferber olarak eski
Osmanlı ülkeleri üzerinde çok ciddi bir baskı düzeni uygulamağa başlamıştır . Savaş sonrası
dönemde bölgeye özgürlük ve demokrasi getiriyor görünümünde giren ABD emperyalizmi, sonraki
yıllarda İsrail siyonizmi için uygun bir ortam hazırlamış ve merkezi alandaki bu otorite boşluğunu
yirminci yüzyılın ortalarından sonra ,ABD emperyalizmi ile İsrail siyonizmi ortaklaşa doldurmağa
çalışmışlardır .
ABD merkezi alana Türkiye üzerinden girerken , Türk ülkesini bir askeri üs konumuna çevirmiş
ve Türkiye topraklarında kurduğu askeri üsleri ise , islam dünyasının tam ortasında kurulan yahudi
devletinin korunması doğrultusunda şemsiye olarak kullanmıştır .ABD Türkiye’ye gelerek gizlice
ülke içine yerleşirken , ya da İsrail’in güvenliği için uluslarası hukuka aykırı biçimde İncirlik gibi
askeri üsleri kurarken , Türkiye için bir eksen kayması sözkonusu değil ama , Türkiye ile ABD ve
İsrail , merkezi alandaki batı hegemonyası ya da siyonizm egemenliği için ters düştüğü ,ya da
Türkiye Cumhuriyeti ulusal çıkarları doğrultusunda kendisini savunmak durumunda kaldığı zaman ,
hemen Türkiye için eksen kayması suçlamaları yapılması ,gerçekten içtenlikten uzak ve tamamen
emperyal amaçlı saldırılar doğrultusunda gündeme getirilen suçlamalar olarak görülmektedir
.Türkiye Cumhuriyetinin bugün karşı karşıya kaldığı eksen kayması suçlamaları ,gene gerçeklere
uymamakta ve ve Atatürk’ün ülkesi üzerindeki etkilerini yitiren batılı emperyal güçlerin bu yüzden
feryat etmelerinden başka bir anlam taşımamaktadır . Soğuk savaş koşullarının korku ortamında
Türk devletini ve ülkesini kolaylıkla kendi emperyal çıkarları doğrultusunda kullanabilen batılı
emperyal devletler ya da güçler , değişen koşullarda Türkiye’yi kendi istedikleri yönlere
çekemeyince ya da kullanamayınca , hemen Türkiye’nin eksen değiştirdiği çığlıklarıyla öne çıkarak
gene eski oyunlarına devam etmektedirler . Bu oyunun artık sonuna gelindiği ve soğuk savaş

koşullanmalarıyla Türk devletinin batılıların çıkarları için bir yerlere sürüklenemiyeceği iyice
görülmektedir . Emperyalistlerin ve siyonistlerin telaşı ve feryatlarının nedeni, aslında Türk
devletinin ve milletinin bu alanda uyanmasıdır . Bir daha eski oyunlar ile Türkleri kandırmak , ya
da Avrupa, Amerika ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda merkezi coğrafyadaki Atatürk
cumhuriyetinin batılılar tarafından kullanılması artık mümkün olamayacaktır .
Avrupa Birliği sürecinde Türkiye bu yüzyılın başlarında toplanan Lüksemburg zirvesine davet
edilmemişve bir anlamda batılıların bu önemli uluslararası örgütlenmesinin dışında tutulmuştur . AB
zirvesinden kovulan Türkiye Cumhuriyeti aynı yıl içinde İran’ın başkent’i Tahran’da toplanan İslam
zirvesi toplantısından da dışlanmıştır . O dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Tahran İslam
zirvesini terketmek zorunda kaldığı aşamada, Türkiye doğuluların uluslararası yapılanmasından da
uzak tutulmuştur . Avrupa Birliği ve İslam Birliği gibi uluslararası yapılanmalardan aynı zaman
dilimi içerisinde kovulmak durumunda kalan Türkiye , açıkca iki merkez arasında kaldığını ve
giderek klise ile cami arasına sıkıştığını görünce ,bu kez de İsrail üzerinde havra ya da sinagog
çıkarması ile karşı karşıya kalmıştır . Doğu batı arasında din farklılığının arasına sıkışıp kalan
Türkiye’nin güneyden bir de İsrail zorlamasıyla iyice merkeze doğru itildiği anlaşılmıştır .
Cami,klise ve havra arasında sıkışıp kalmamak için Türklerin kurmuş olduğu laik devlet zaman
içerisinde hem müslüman hem de gayrimüslim cemaatlar üzerinden yıkılmağa çalışılmış ,Vatikan
yönetiminde Avrupa üzerinden yeni Bizans projeleri dayatılırken , İsrail üzerinden gelen baskılarda
yahudiler açıkca havraları öne çıkarmamışlar ama batıdan gelen kilise kuşatmalarına karşı işbirlikçi
islam tarikatları üzerinden camileri kliselere karşı kullanarak merkezi alanda bir hırıstıyan-
müslüman çekişmesini öne çıkarmak ve bu durumun arkasına gizlenerek ,kendi emperyal ve siyonist
hedefleri doğrultusunda dünyanın ortasını ele geçirmek istemişlerdir . Türkiye’de son zamanlarda
yaşanmakta olan dinsel görünümlü tartışmalar ve gerginliklerin arkasında böylesine emperyal ve
siyonist bir yapılanma olduğu açıkça göze çarpmaktadır .
Müslüman kimliği yüzünden Avrupa Birliği Türkiye’yi içine almamakta kararlı görünürken
aslında Türkiye’yi doğu bölgesine doğru itmektedir . Ne var ki , laik devlet yapılanması nedeniyle
de Türkiye İslam Birliğinden dışlanmağa çalışılmaktadır . İslam dünyası dünyanın doğu bölgesinin
bir parçası olarak görüldüğü için, Türkiye laik devlet yapılanmasıyla aslında doğu bölgesinden de
dışlanmaktadır . Bulunduğu konumu ile ne doğuya ne de batıya yar olabilen Türkiye’nin giderek
doğu ile batı arasına sıkıştığı anlaşılmaktadır . Böylesine bir sıkışıklık Türkiye’yi zaman içerisinde
eritip ortadan kaldıracağı için , iki dünya arasında yalnız kalan , giderek sıkışıp silinmek tehlikesine
maruz kalan Türkiye’nin böylesine bir durumda daha uzun süre varlığını sürdürmesi beklenemez .
Yeni ortaya çıkan jeopolitik dengeler çerçevesinde Türkiye’nin bir güncel değerlendirme yaparak
konumunu her yönü ile belirlemesi ve buna göre yeni bir yol izlemesi gerekmektedir . Türk devleti
bunu yapabilirse varlığını koruyabilecek , yapamazsa Osmanlı devleti gibi bu coğrafyadan silinip
gidecektir . Roma,Bizans,Hazar ve Selçuklu İmparatorlukları gibi merkezi büyük devletler de uzun
süren hegemonyalarına rağmen, yeni içine girilen dönemlerde ortaya çıkan değişmeleri algılamakta
geç kalınca dağılmaktan kurtulamamışlardır . Rus devleti ise geçmişten dersini almış, imparatorluk
biterken bir ideolojik yeni devlet yapılanmasına geçmiş , ideolojik devletin bittiği aşamada ise geniş
bölgesel bir federasyona giderek merkezi devlet yapısını koruyabilmiştir . Osmanlı devleti ise ,
başkent İstanbul’un batılı emperyal güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından ele geçirildiği için
teslim olarak bağımsız konumunu yitirince imparatorluk sona ermiştir . Yeni Türk devleti ise , bu
kez Anadolu topraklarının tam ortasında yer alan Ankara’da bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında
kurulabilmiştir . Türklerin başkenti değişirken Rusların başkenti aynı kalmış ,bu yüzden de Rus
devleti Türk devletinden yüz yıl daha ileri bir düzeye gelme şansını elde edebilmiştir . Türkler
İstanbul’dan Ankara’ya gelirken ve Anadolu bozkırında çağdaş bir cumhuriyeti kurarlarken ,
devletlerarası rekabet yarışında Rusya’dan en az bir yüzyıl geri kalmışlardır .
Bugün yaşanmakta olan eksen kayması tartışmalarında , Türkiye’yi içine almayan Avrupa
Birliği , Türkiye’yi merkezi coğrafyada kendi çıkarları doğrultusunda kullanamayan Amerika
Birleşik Devletleri ve İsrail ‘in haksız saldırıları ve suçlamaları öne çıkmakta ve kamuoyunda
kasıtlı olarak bir Türkiye aleyhinde bir olumsuz hava yaratılmağa çalışılmaktadır . Sanki bütün olup
bitenlerden Türkiye suçluymuş gibi bir ortam yaratılarak , Türkiye Cumhuriyeti gene batı
emperyalizmi ve İsrail siyonizminin çıkarları doğrultusunda bu bölgede kullanılmağa çalışılmaktadır
. Ne var ki ,bu aşamadan sonra artık papazın pilav yemesi zor görünmektedir . Eski oyunların iflas
ettiği , benzeri oyunların,senaryoların ya da komploların geçerli olamadığı bir aşamada Türk
kamuoyundaki bilinçlenme süreci devam etmektedir . Eskiden gerçekleri dile getiren aydınları çıkar
çevreleri ve emperyal güçlerin Truva atları konumundakı mandacı ve işbirlikçiler komploculuklar

suçlarken , şimdi tamamen tersi bir durum ortaya çıkmakta ve Türk halkı gerçekleri görürken , bu
gibi oyunlara eskisi gibi devam etmek isteyenlerin belirli komploların suçlusu olduğu önceden tespit
edilerek topluma açıklanabilmektedir . Halkı aydınlatanları komploculukla suçlayan işbirlikçilerin ,
aslında gerçek komplocular olduğu ortaya çıkınca ve kitleler bu doğrultuda bilinçlenerek uyanmağa
başladığında herşey ters yüz olmakta ve artık batı emperyalizmi ile İsrail siyonizmi Türkiye’yi
eskisi gibi yönlendiremez bir duruma düşmektedirler . Türkiye’yi bu aşamada eskisi gibi doğu
ülkelerine karşı kullanamayanlar eksen kayması suçlamasıyla, Atatürk’ün devletini mahkum etmeğe
ve bu yönden köşeye sıkıştırarak batının denetiminde yeniden kullanmağa çalışmaktadırlar .
Türkiye batının merkezi üssü konumunda olduğu yıllarda bütün komşularıyla kavgalı bir
duruma düşürülmüş ,bu durumdan yararlananAvrupa ülkeleri ,ABD ve İsrail Türkiye’yi Arap ve
İslam dünyasına dönük bir çok girişimlerinde köprü konumunda bir ülke ya da askeri üs olarak
kullanmışlardır .Nato desteği ile Türkiye Amerikan üssü olurken ve İsrail’e şemsiyelik yaparken ,
Irak,İran ve Suriye gibi bütün doğulu komşularıyla düşman konumuna sürüklenmiştir . Sovyetler
Birliği Kafkasya’da Demirperde uygulamasını sürdürürken , batı dünyası da Türkiye ve Arap
dünyası arasına bir set çekerek , Türkleri merkezi coğrafyada yalnızlığa mahkum etmişlerdir . Irak’ı
Sovyetler Birliği işgal ederken ve Suriye’de Ruslar hegemonya kurarken , İran’da İslam devrimi
olurken , batı emperyalizmi ve İsrail siyonizmi Türkiye üzerinden güvenlik önlemleri almışlar ve bu
doğrultuda terörü kullanarak Türkiye’de Nato üzerinden yönlendirici olabildikleri askeri rejimleri
getirmişlerdir . Türkiye cumhuriyeti yirminci yüzyıl boyunca yaşanmış olan bütün bu gibi
gelişmelerden ders çıkararak yoluna devam etmeye çalıştığı sırada , batının yönlendirmesi dışına
çıkarak kendi güvenliği ve ulusal çıkarları doğrultusunda komşuları ile yakınlaşarak yeni bir
dayanışmaya girerken hemen eksen kayması suçlamalarıyla karşı karşıya kalmakta , toplumun
kafası karıştırılarak Türk devletinin batıdan bağımsız hareket etmesi önlenmek istenmektedir .
Kontrol dışı bırakılacak bir Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda eski Osmanlı ya da Selçuklu
imparatorlukları gibi büyük ve güçlü devlet yapılanmasına dönebileceği kuşkusu , batılıları ve
siyonistleri fazlasıyla korkutmakta ve rahatsız etmektedir . Bütün yaygara buradan kopmaktadır .
Avrupa Birliğinin dışında bırakılan Türk devleti yeni dönemde , Orta Doğunun savaş alanına
dönüşen topraklarında yalnız kalmamak üzere komşularıyla yeni ilişkilere girmekte ve dayanışma
düzeni sağlayarak, bölge güvenliğini sağlama almak istemektedir , Yeni dışişleri bakanının bu
doğrultuda geliştirmeğe çalıştığı komşularla sıfır sorun politikasının son dönemlerde fazlasıyla
olumlu sonuçlarını Türkiye görmeye başladığı aşamada , yavaş yavaş bir bölgesel birliktelik arayışı
tıpkı Avrupa kıtasında olduğu gibi gündeme gelmektedir . Avrupa’ya alınmayan bu Avrasya’nın
merkez ülkesinin Orta Doğu’daki yeni barış ve düzen arayışlarının dışında kalması , Türkiye’nin
ulusal çıkarları açısından düşünülemiyeceği için , Avrupa ülkeleri İsrail ve ABD üçlüsü daha fazla
patırtı kütürtü çıkararak Türk devletinin yeni dönemdeki konumunu fazlasıyla tartışma konusu
yapmaktadırlar . Türk basını içinde yer alan maaşlı ve kadrolu ajanları aracılığı ile Türkiye’yi eskisi
gibi batı blokunun kontrolu altında tutma çabalarının ,ne derece komik ve gayriciddi yazılara konu
olduğu son dönemlerde siyonizmin denetimi altındaki sermaye basını ve işbirlikçi dinci yayın
organlarında göze çarpmaktadır .Bu gibi eski teranelerin döndüre döndüre tekrar edilmesinden artık
iyice rahatsız olan Türk halkının , son dönemlerdeki komşu ülkelere doğru geliştirilen işbirliği ve
barış yaklaşımlarını fazlasıyla benimsediği görülmektedir .Devlet ile milletin bu doğrultuda
yakınlaşması , hükümetin ise bir çok yanlıştan sonra bu doğrultuda doğru adımlar atması birbirini
destekleyince ,batılı emperyalistler ile İsrail siyonistlerinin çıkardığı gürültü giderek artmıştır .
Türkiye sürekli olarak batıdan bu doğrultuda sıkıştırılınca ,bazı uluslararası ilişkiler kesilmekte ve
bazı sorunlarda ise, Türkiye’ye karşı batılılar yeni gerginlik senaryoları öne sürmektedirler .
İsrail yüzünden Orta Doğu’ya gelen ABD, İsrail’in güvenliği için Irak’ta savaşarak bu ülkeyi
parçalamıştır . İsrail’inbölgeye egemen olabilmesi için kukla bir devleti Irak’ın kuzeyinde
kurdurarak destekleyen ABD emperyalizmi, Siyonist lobilere teslim olunca İsrail devletinin haksız
isteklerine de alet olmak durumunda kalmış ve bu yüzden Birleşmiş Milletleri ve bütün dünya
kamuoyunu karşısına alma riski ile karşılaşmıştır . İsrail’in yeni dönemde Irak sonrasındaki ikinci
adımı olarak İran öne sürülünce ,ABD büyük baskı altında kalmış ve bu durumu Türkiye ile
paylaşmak istemiştir . İsrail ve ABD’nin çıkarları doğrultusunda gündeme getirilen İran savaşı gene
haklı gösterilmek için, tıpkı Irak savaşında olduğu gibi nükleer santral gerekçesi kullanılmağa
çalışılmış , İsrail’in atom bombaları görmezden gelinirken , İran’ın bu gibi silahlara sahip
olamayacağı gibi çifte standartlı haksız bir tutum izlenmiştir . Bölge güvenliği açısından Irak ve
İran’ın nükleer silahları önlenirken , İsrail’in bu silahlara sahip olması ciddi bir haksızlık ve
dengesizlik yarattığı için ,Türkiye bu aşamada siyonizmin kontrolu altındaki batılı güçler ile değil

ama kendi güvenliği açısından komşularıyla ve özellikle İran ile beraber hareket etmeğe başlamıştır .
Enerji kaynaklarında başlayan işbirliği giderek bir bölgesel dayanışmaya dönüşme eğilimleri
gösterince, başta İsrail olmak üzere batılı ülkelerin Türkiye’ye yönelik eksen kayması suçlamaları
birbiri ardı sıra yoğun bir biçimde gündeme getirilmiştir .
Üçüncü dünya savaşı sürecinde doğu ile batının sınırlarının , Türkiye ve İran sınırı olarak
belirlendiğini İngiliz kaynakları açıklamışlardır .Dünyayı beşyüz yıl yönetmiş olan İngiltere’nin
,İsrail siyonizminin dünyaya egemen olabilmesi doğrultusunda bir üçüncü dünya savaşı istemediği
ve bu nedenle bir çok gerçeği dünya kamuoyunun bilgilerine sunduğu anlaşılmaktadır . Türk; -İran
sınırı üçüncü dünya savaşı sürecinde doğu batı sınırıolarak belirlendiğine göre , Türkiye batının
İran’da doğunun cephe ülkeleri konumuna sürüklenmektedir . İkinci dünya savaşı sırasında Almanya
Sovyetler Birliği ile merkezde savaşırken , bir cephe ülkesi konumuna sürüklenmiş ve bu yüzden
milyonlarca insan öldürülmüştür . Üçüncü dünya savaşı öncesinde Türkiye ve İran doğu-batı
savaşının cephe ülkeleri konumuna sürüklenmekte ve tıpkı Almanya’da olduğu gibi milyonlarca İran
ve Anadolu Türkü ölüme mahkum edilmek istenmektedir .Böylesine bir durum hem Türkiye hem de
İran açısından kabül edilemiyecek bir sorundur . Hiç bir ülke savaşın cephe ülkesi olmayı
istemiyeceği gibi ,Türkiye ve İran ‘da kendi ülkelerinde bir füze ya da atom savaşı istemeyecek
kadar büyük ve ciddi devletlerdir .Böylesine bir büyüklük ve ciddilik her türlü ayırımın ve farklılığın
ötsinde bu iki büyük merkezi devletin biraraya gelmesini ve savaşı önleyici doğrultuda önlemler
alabilme çizgisinde işbirliğini geliştirmelerini sağlamıştır . İran nüfusunun büyük çoğunluğunun
Türk asıllı olması nedeniyle , iki Türk ülkesinin ya da devletinin emperyalistler ya da siyonistler
yüzünden birbirini yoketmesi gibi bir saçmalığa alet olmayacakları ortaya çıkmıştır Bu durumda , .
önce terör ve savaşın önlenmesi gerekmektedir . Diğer konular ve farklılıklar savaş riski devam
ettiği sürece ikinci planda kalmaktadır . Emperyalistler ise iki ülke arasındaki farklılıkları
kışkırtarak, bir Türk-İran işbirliğini önlemeğe çalışmakta ve bu doğrultuda çalışan savaş lobileri de
İran ile Türkiye’yi cephe ülkesine dönüştürebilmenin yollarını aramaktadırlar .
İran ile Türkiye dört yüz yıla yakın bir süre birbiriyle savaşmayarak merkezi coğrafyada güçlü
iki ülke olarak varlıklarını korumuşlardır . Bugün gelinen noktada İsrail siyonizmi ya da ABD
emperyalizmi yüzünden iki ülke birbirleriyle savaşmayacak kadar derin bilgi ve deneyime sahiptir .
Türkiye batıdan dışlandığı bu aşamada batı emperyalizminin doğuya yönelik bir üçüncü dünya
savaşı girişiminin cephe ülkesi olmamak için, merkezi ülke konumunu güçlendirmelidir . Türkiye
batı ya da doğu olmadığı içindir ki , artık merkezi ülke olarak hareket etmek zorundadır . Ayrıca bu
konumunu güçlendirebilmek için de merkezin diğer ülkesi olan İran ile yakınlaşarak tekrar eskiden
olduğu gibi , Selçuklu İmparatorluğu çatısı altında iki ülke nasıl birlikte var olduysa , benzeri bir
Yeni Selçuklu yaklaşımı çerçevesinde geleceğe dönük bir bölgesel birlikteliğin temellerini de
atmalıdır . Atatürk döneminde İran ve Türkiye birlikteliği nasıl Sadabat Paktı ile bir merkezi
ortaklığa dönüştürüldü ise ,bugün de merkezi coğrafyada var olan bütün devletler İran ve Türkiye
ortaklığının çatısı altında oluşturulacak bir merkezi birliğin üyesi olabilirler .İran ve Türkiye
arasında yer alan Azerbaycan’ın başkenti olan Bakü’de bir araya gelecek iki büyük ülke böylesine
bir merkezi birlikteliğin temellerini atabilirler ve böylesine bir yapılanmayı tıpkı Avrupa Birliğinde
olduğu gibi bölgesel bir kurumlaşmaya dönüştürebilirler ,O zaman İran-Türkiye cepheleri üzerinden
gerçekleştirilmek istenen bütün savaş senaryoları devre dışı kalacak ,savaş için tırmandırılan bölücü
etnik terör önlenebilecek , Irak,Suriye,Azerbaycan ve Gürcistan’ın da üye olarak katılacağı merkezi
devletler birliği, üçüncü dünya savaşının çıkartılmak istendiği orta alanda dünya barışının kurucusu
ve güvencesi olarak var olacaktır .
Emperyal ya da siyonist hegemonya peşinde koşanların çıkarmağa çalıştığı üçüncü dünya
savaşını önleyecek en önemli adım Türkiye ve İran ortaklığında oluşturulacak bir bölgesel pakttır .
Sadabat ya da Bağdat Paktlarının merkezi barış düzeni için daha önceden kurulduğu bu topraklarda
Cento ve RCD gibi bölgesel güvenlik ya da kalkınma örgütleri de kurulabilmiştir . Bugün bunların
benzerleri yeniden kurularak ,üçüncü dünya savaşı senaryolarının önü kesilebilir .Türkiye’nin
böylesine bir merkezi yapılanma için doğuya yönelmesine gerek olmayacağı için, bir eksen
kayması yaşanmıyacaktır . Türkiye doğuya ya da batıya kaymadan bulunduğu bölgede sıkı duracak ,
merkezin güçlü temsilcisi olarak diğer merkezi devlet olan İran ile ortaklık kurarak ve bölgede
geleceğe dönük bir yapılanmaya öncülük ederek , üçüncü dünya savaşına giden bütün yolları
merkezi alanda kesecektir .Türkiye batı emperyalizmi ile doğu ülkeleri arasında merkezi coğrafyada
gerçekleşecek bir üçüncü dünya savaşını, İran ile ortaklık kurarak önleyebilecek ve merkezi
alandaki otorite boşluğunu doldurarak, çok kutuplu dünyada kutup merkezlerinin dünyanın orta
bölgesinde hegemonya amaçlı emperyalist saldırılara kalkışmasına izin vermeyecektir . O zaman

bundan sonra” ne doğu ne de batı ama önce merkez” düşüncesi , Türkiye’nin ana hedefi olacaktır .
Merkezde her yönden güçlü bir Türkiye komşuları ile kuracağı bölgesel birlik sayesinde dünya
barışının kurucusu ve güvencesi olabilecektir .Yeni ortaya çıkan durum karşısında emperyalistlerin
söylediği gibi eksen kayması olmayacak ,Türkiye üzerinde kurulu bulunduğu merkezi coğrafya
topraklarına çivi çakarak konumunu daha da güçlendirecektir . Türkiye’nin geleceği ne doğu da ,ne
de batıdadır . Türkiye’nin geleceği devletin ülkesi olarak üzerinde bulunduğu topraklardadır.
Türkiye bu nedenle ,bundan sonra daha fazla merkezi politikalar uygulayarak , hem kendisini
hem de komşularıyla dayanışma içerisinde gerçekleştirilmesi gereken merkezi yapılanmayı
güçlendirmek zorundadır .
Yirminci yüzyılın başlarında büyük ulus devletler arasındaki çekişmeler ,birinci dünya
savaşı senaryosu ile iki kutuplu bir dünya düzenine dönüştürülmüştü . Yüzyılın sonlarına doğru doğu
blokunun çökmesi üzerine tek kutuplu yeni bir dünya düzeni küresel sermaye aracılığı ile kurulmaya
çalışıldı ama başarılamadı . Ne var ki , böylesine bir yapılanma Amerika Birleşik Devletleri içinde
sürdürülen Yahudi –Hırıstıyan ya da İngiltere-İsrail çekişmesi yüzünden bir türlü kurulamadı . Var
olan dünya düzeninin kurucusu olan İngiltere , eski sömürgesi olan ABD ile birlikte eski dünya
düzenini yürütmeye çalışırken , ABD ve İngiltere çıkışlı şirketlerin içinden çıkan küresel sermaye
yapılanmasının, İsrail yönetiminde tek bir dünya devletine yönelmesi , yirmibirinci yüzyılın
sonlarında dünyayı büyük bir kapışmaya sürüklemiş ve küresel şirketler ile eski dünya düzeninin
uzantısı olan ulus devletler birbirlerini yemek doğrultusunda çok ciddi çekişme ve çatışma
ortamlarına sürüklenmişlerdir . Ne var ki , dünya halkları ve ulus devletlerin direnmeleri üzerine
küresel şirketler bu kavgayı kaybederek geri çekilmek zorunda kalmışlardır . Tek kutuplu dünya
düzeni gizli dünya devleti aracılığı ile kurulamayınca, bu kez yapay mikroplar aracılığı ile biyolojik
savaşlara yönelerek, ulus devletlerin yıkılmasına ve dünya halklarının yok edilmesine doğru adımlar
atılmaya başlanmıştır . Küresel sermaye tek başına dünyaya egemen olamayınca , ABD ve
İngiltere’nin yolları ayrılmıştır . Bu ayrılık sonrasında Batı blokunun ABD, Avrupa Birliği , İngiltere
ve İsrail olmak üzere içeriden dörde bölündüğü ortaya çıkmıştır . Batı dünyası bir kapitalist sistem
ile bütün dünyaya egemen olmaya çalışırken , kendi içinden parçalanarak dağılma noktasına gelmiş
ve bu yeni durum karşısında İngiltere Çin ile yeni bir ittifaka yönelirken , ABD eski İngiliz
sömürgesi olan Hindistan’ı kontrol etmeye yönelen yeni bir siyaset izlemeye başlamıştır Geçmişten
gelen bir alışkanlık doğrultusunda harita üzerinde dünya doğu ve batı olarak ikiye ayrılmaya
çalışılmış ama gelinen yeni aşamada, ortaya çıkan çekişmeler yüzünden ,dünyadaki yeni
kutuplaşma doğu ve batı blokları olarak oluşturulamamıştır .
Batı bloku kendi içinde dörde bölünürken , dünya haritasının doğu bölgelerinde yer alan
Rusya , Çin , Hindistan ve Avustralya gibi kıtasal büyüklükteki devletler yeni dört büyük güç
olarak öne çıkarken , batı bloku gibi doğu dünyasında da dört kutuplu yepyeni bir yapılanma
gündeme gelmiştir. Artık, Türkiye gibi bir merkezi coğrafya ülkesinin parçalanmış olan doğu ya da
batı blokları içinde yer alması mümkün olamayacaktır . Bu nedenle , Türkiye’nin geleceği ne batıda
ne de doğuda değildir . Doğu ve Batı blokları içinde yer alan dörder büyük ülkenin bir araya gelerek
tek kutup halinde hareket etmeleri bu aşamada görülmediği için ,Türkiye üç kıta arasındaki konumu
ile kendisinin merkezinde yer aldığı bir merkezi ittifak ya da güvenlik paktını ,dünya barışı için bir
an önce gerçekleştirmek zorundadır . Böylesine bir yapılanmanın eski Osmanlı hinterlandı üzerinde
gündeme getirilmesi , dünya haritasının doğusu ve batısında yer alan büyük güçlerin emperyalist
ülkeler olarak orta dünyaya sızmalarını önleyebilecektir . Bugünün koşullarında bir üçüncü dünya
savaşı çıkartmak isteyen emperyalist güçlerin önünün kesilebilmesi için , orta dünyada yer alan
devletlerin bir araya gelerek merkezi devletler birliği içinde yerlerini almaları kaçınılmazdır . Bugün
ABD’nin merkezi güçlerinden oluşan CENTCOM aracılığı ile yönetilmeye çalışılan orta dünyanın
bütün devletlerinin bir araya gelerek: Amerikan,İngiliz ,Rus ya da Çin askerlerinin bölgeden
çekilmesiyle, gündeme getirilecek bir yeni merkezi devletler savunma örgütü olarak YENİ CENTO
adıyla acil bir barış örgütlenmesine gidilmesi dünya barışı açısından zorunlu olarak öne çıkmaktadır
. Osmanlı alanında Büyük Türkiye yaratacak bu tür bir güvenlik örgütlenmesi hem doğu batı
savaşının hem de yeni kutup başlarının ortaya çıkmasıyla gündeme gelen çok kutuplu çatışma
risklerinin önlenmesinde dünya barışına hizmet edecektir . Artık insanoğlu ciddi bir bilgi düzeyine
sahip olduğu için ,her türlü savaş senaryosuna orta dünyada karşı çıkılacaktır . Bu nedenle artık
gelecek için ,” ne doğu, ne de batı ,ama merkez “ yaklaşımında birleşmekte yarar vardır ..