dzat @ soninternethaber.com

Bir mülkiyeti tasarruf altında tutmak, sahiplik tanımına karşılık gelse gerektir. Somut ve maddi kavramlar için böyle bir tanım yapsak da soyut dünyamız için böyle bir tanımdan bahsetmek doğru mudur bilmiyorum. Tecrübe ve maneviyat anlamında edindiğimiz birikimler, sahip olduklarımız arasında yer alsalar da aidiyet anlamındaki bir sahipliğin edimi iyi ayarlanmalıdır. Yani sahip olmakla sevmek arasındaki farkın ayrımı doğru yapılabilmelidir. Sahipliği mülkiyet kalıbından çıkartıp gönül sahipliği şekline dönüştüremediğiniz sürece, hangi mazeretin arkasına sığınırsanız sığının, bunun adı hükmetmek olur ki, zulümden öteye bir yolculuk yapamazsınız.

Sizi sevdiğinden ya da sevmediğinden emin olduğunuz bir kişiye hükmetmeye çalışmak, ne derece doğrudur. Sizi seviyorsa hükmedip sahip olmanız zaten anlamsızken, sevmediğini bildiğinize de sahip olmak için bin bir girişimde bulunmak da yersiz değil midir? Böyle bir durumdan bir birlik çıkar mı, çıksa dahi ne kadar derinlik yakalayabilirsiniz? Tartışılır! İnsanların efendiliğini ya da hanımefendiliğini, ya da sosyal şartlardan gelen zayıflıklarını kullanarak hükmetmek, gerçek sevgi olamaz. Sevgi ile irtibatlanarak kıskançlık elbisesi giydirip “sahibinim” rollerine bürünmek ise hiçbir şekilde sevgiye denk olamaz! İnsan sevdiğini, sevgilinin kendisinden nasıl kıskanabilir? Bu yaman bir çelişki! Bizzat kendisine seni kıskanıyorum diyerek bin bir zulüm etmek yerine, ona zarar ziyan gelmemesi için dış etkenlerden kıskanması koruması gerekmez mi? Öyleyse; mazeretlerin arkasına sığınmak, özel ve sosyal hayatlara dair sahip olma ihtirasının meşru nedeni olarak kabul edilememelidir…

Aksi halde bu bencilliğiniz, sevebilme ihtimali olan bir yüreği de kaybetmenizin nedeni olur. Eğer böylesi bir sahip olma yolculuğun adı macera değilse şayet, patolojiden başka ne olabilir ki? Yeterli statü, para ve imkânınızın olması ve bu imkânlarınızı yeterli zamanla buluşturmanız halinde dahi, yine de istediklerini elde etmek için insan, doğal sürecin dışına çıkmamalı derim. Zorla güzelliğin olmayacağını bilmeyen insanın; aklına, yüreğine ve adamlığına ne kadar güvenilebilir. Böyleleriyle bir ömürlük yolculuk ne talihsizlik bir kederdir…

Sahip olmak hissi; bir ihtirasın eseri, bir görüş kargaşası, bir duygu bunalımıdır zannımca. Böyle bir bunaltıyla dikilen fidanların meyvesini toplamak, hayalin bile ötesinde bir beklentidir. Zira dengesini kaybetmiş her duygu ve düşünce, hedefe götürme yolunda insana her yolu mubah gösterir ki, böylesi gerçekten bir sapmanın eseridir. Görme bulanıklığı ve mide bulantısı yapan, ayrıca tedavi gerektiren patolojik bir hadisedir bu manzaralar. Nitekim böylesi insanlar bir eylemi gerçekleştirirken ya da kendilerini bir duyguya veya düşünceye büründürürken bunun meşruluğunu kendilerine ispat eder, inandırır ve öylece eylem boyutuna geçerler. Dolayısı ile kendilerini inandırdıkları bu yolda yaptıklarının emniyeti içinde kendilerini rahatlatırlar. Sorgulatmaz ve sorgulamazlar. Tedaviye muhtaç olduklarını da kabul etmezler. Sonuçta böylesi bir şeyin anlamsızlığı kendisine izah ve ispat edilse de işlemez kalın tahtalarına. Bir amaçları vardır sahiplik duygusuna sarılmalarının. Amaçladıklarını da kötülük ifadesiyle tanımlamazlar. İstedikleri şeyin iyi bir şey olduğuna inanırken kendileri adına, bir başkasına kötülük ettiklerini umursamazlar bile. Öyle ya kötülük yapsa dahi kötü olmaya bilir insan! Belki de hedefine ulaşma yolunda kötülük de bir yol ve yöntemdir kendilerince…

Kişilerin bir arada olmalarının varlık nedeni sevgi olması gerekirken, bir araya gelme ve bir arada kalma nedenini yok sayarak; tercih, kabul veya retlerin birlikte örtüşmemesi halinde dahi ısrarcı olmak, bir gün nasıl olsa beklentilerim gerçekleşecek ısrarına tutunmak, sahip olma ihtirasının fotoğrafıdır. Sevmenin değil! Böyle zamanlarda “çekip gitmek en iyi ihtimal olmalı” gerçeğiyle yüzleşmeli insan. Hükmederek zulme dönüştürmemeli hayatları…

 Her duyguyu yerli yerince yaşayabilmek ve sahip olma bulanıklığından kaçınarak, sevme nimetiyle buluşabilmenizi diliyorum.