dzat @ soninternethaber.com

Kâinat kitabının varoluşundan beri işleyen bir süreçtir zaman. Başlangıcını bilemediğimiz, ne zaman sonlanacağı konusunda da kesin bilgelere sahip olamadığımız uçsuz bucaksız bir tünel… Bize tanınan vakit süreli, zaman ise kendi sınırlılığı içinde bize göre daha uzun soluklu bir süresizliğe tabi. Ancak onun süresinin sınırlılığı, bizim hesaplarımızla milyon yıllara denk değil midir? Genelde böyle iken, özelde de her insana tanınmış ve takvimlere bağlanmış bir yolculuğumuz var zaman boyutunda... İşte bizler bu zaman düzleminin hangi safhasında gelmişsek, vakti geldiğinde de gideceğimiz muhakkak! Gelmek ve gitmek kaçınılmaz bir gerçek ise; o zaman insana düşen görev nedir acaba? Asıl olan bu soruya cevap aramak değil midir hayat yolculuğumuz boyunca?

Zaman, aslında çok kısa ve çok da uzun bir vâde! Bazen zamanın boğuculuğu karşısında çok kısa bir süre; asırlara denk gelirken, bazen de hiç bitmesini istemediğimiz bir güzel ânın, çok da çabuk geçtiğine şahit oluruz. Mademki böyledir, zamanı yıllara ve saatlere bağlamak birazda eksik bir tanımlama olmuyor mu o zaman? İnsan hayatında nice yıllar vardır boşa geçen, nice anlarda vardır asırlara denk gelen! Sizce de öyle değil mi? Zaman, rüzgâr gibi gelip-geçen bir süreç olduğuna göre; onu geçtikten sonra yakalama şansına da sahip değiliz hiç şüphesiz. Çünkü zamanda, geriye doğru yapılan bir yolculuk mümkün değil!

Zamanın içindekilere olduğu kadar, zamana da vedalar kaçınılmaz olmuyor mu nitekim. Zamana direnemeyen yıllar, sizden de çok şeyi alıp götürmedi mi geçen süreçte. Bundan sonrada götürmeye devam etmeyecek mi? Kimi zaman sağlığınızdan ve ömrünüzden götürürken, kimi zaman da maddiyatınız, maneviyatınız ve sosyal yaşantınızdan bir şeyleri ve yakın çevrenizden de birilerini çekip almadı mı?  Bir gün gelip, bizi de alıp götürmeyecek mi bu dünya hanından? İşte zamanın acıklı ve acımasız yüzü! Bizlerde bir gün faniler arasına karışıp gittiğimiz zaman, arkamızda kalanlar; bize tanınmış zamana sığdırdıklarımızın da tâ kendisi değil midir? Evet zamanı nasıl kullanmışsanız, sizden sonrada işlemeye devam edecek olan zaman, size vefalı olur ya da olmaz! Bunun yolu, zamanı dolu dolu, doğru ve güzel bir biçimde kullanmaya bağlıdır. Gerçekler bir kez daha göstermektedir ki, her şey yine bizde başlayıp bizde bitmektedir. Aradan geçen bin yıllara rağmen eserleriyle aramızda yaşamaya devam eden, tarihe tanıklık etmiş ve iz bırakmış insanlar, bu gerçeğin en güzel ispatı niteliğindedir.

Öyleyse, takvim içerisine ne doldurduğunuz esastır şu fani hayatta. Geriye ne kalacak sizden sonra? Hiçbir şey mi? Yoksa büyük bir boşluk mu kalacak, özlenecek, aranacak mısınız veya çok kısa bir sürede unutulup gidecek misiniz?  Sizi hatırlatacak ve adınızı yaşatacak ne bıraktınız geride? Hayırlı evlatlar mı, hayır eserleri mi, anıt eserler mi, güzel bir itibar mı? Yoksa kötü bir intiba mı? Evet, ne bıraktığınıza göre zaman da sizi hayırla yâd ettirecek veya tamamen unutturacaktır. Ve kimin geride bıraktığı iz hangi renkte ise, kendinden sonra anılma biçimi de yine bıraktığı izin rengince olacaktır...

Mademki öyle; bizlerde, bize tanınan zamanı güzel kullanalım. Biz; bize yakışır izler bırakalım, güzel hizmetler yapalım, güzel lisanlar kullanalım ve güzelliklere yolculuk yapalım ki, güzel birer insan olarak anılabilelim…

Zamanın aşındırma gücüne karşı; kaliteli zamanlar geçirmenizi ve güzellikle anılacak güzel hatıralara imza atmanızı dilerim.