Akdeniz Üniversitesi’ndeki Su Krizi Zirvesinde Antalya İçin Kritik 10 Yıl Uyarısı: “Su Hem Miktar Hem Kalite Olarak Elimizden Gidiyor”

Akdeniz Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen su krizi toplantısında, Antalya’nın dinamik yer altı su potansiyelinin 2017’deki 2,4 milyar metreküp seviyesinden 2026’da 1,7 milyar metreküpe gerilediği açıklandı. Rektör Prof. Dr. Özlenen Özkan, su kaynaklarındaki miktar ve kalite kaybına dikkat çekerek caydırıcı yaptırımların uygulanmasını isterken, Sürdürülebilir Su Kaynakları ve Altyapı/Üstyapı Yönetim Uzmanı Adem Büyükköprü, NASA uydu verileri ve IPCC raporları ışığında Türkiye’nin su yönetimindeki yapısal sorunlara işaret etti. Uzmanlar, yer altı suyu depolama projeleri, kayıp-kaçakla mücadele ve havza bazlı yönetim adımlarının gecikmeden hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı. HABER İÇERİĞİ:

Ekim 14, 2026 - 11:31
Akdeniz Üniversitesi’ndeki Su Krizi Zirvesinde Antalya İçin Kritik 10 Yıl Uyarısı: “Su Hem Miktar Hem Kalite Olarak Elimizden Gidiyor”

Antalya’da Akdeniz Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen su krizi bilgilendirme toplantısında, iklim değişikliğinin su kaynakları üzerindeki etkileri, yer altı su rezervlerindeki gerileme ve Türkiye’nin su yönetimindeki yapısal sorunlar ele alındı. Toplantıda, tarım, turizm ve kentsel tüketimin su kaynakları üzerindeki baskısına dikkat çekilirken, önümüzdeki 10 yıllık dönemde temiz suya ve gıdaya erişim konusunda ciddi risklerle karşılaşılabileceği belirtildi.

Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Özlenen Özkan, Antalya’nın artan nüfusu ve turizm hareketliliği karşısında mevcut su altyapısının yetersiz kaldığını ifade etti. Kentin yerleşik nüfusunun 2,7 milyonu aştığını, yıllık turist sayısının ise 17-18 milyona ulaştığını belirten Özkan, suyun hem miktar hem de kalite bakımından kaybedildiğini söyledi.

Rektör Özkan: “Su Hem Miktar Hem Kalite Olarak Elimizden Gidiyor”

Su kaynaklarının sınırsız olduğu düşüncesinin terk edilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Özlenen Özkan, “Sular hep orada kalacak sandık ancak Düden Şelalesi’nin hali ortada. Su sadece miktar olarak değil, nitelik olarak da elimizden gidiyor” dedi.

Mevcut su dağıtım ve depolama altyapısının Antalya’nın ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığına işaret eden Özkan, altyapının yenilenmesi gerektiğini kaydetti. Turizm tesislerindeki su tüketimine de dikkat çeken Özkan, bazı bölgelerde turist başına günlük tüketimin 1 tona ulaştığını belirtti.

Büyük ölçekli turizm işletmelerinin su tüketimi, faturalandırma ve denetim süreçlerinin konutlardan ayrı değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Özkan, tarımsal sulamada kapalı sistemlere geçilmesinin önemini vurguladı. Özkan, gıda güvenliğini tehlikeye atmadan su tasarrufunu sağlayacak yöntemlerin yaygınlaştırılması ve mevcut yasaların caydırıcı yaptırımlarla sahada uygulanması çağrısında bulundu.

Yer Altı Su Potansiyeli 9 Yılda 700 Milyon Metreküp Azaldı

Akdeniz Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ethem Karadirek, toplantıda Antalya’nın yer altı su kaynaklarına ilişkin verileri paylaştı. Karadirek’in sunduğu verilere göre, kentin dinamik yer altı su potansiyeli 2017 yılında 2,4 milyar metreküp seviyesindeyken 2026’da 1,7 milyar metreküpe geriledi. Böylece söz konusu dönemde yaklaşık 700 milyon metreküplük düşüş yaşandı.

Türkiye’nin kişi başına yıllık yaklaşık 1.300 metreküp su varlığıyla su stresi yaşayan ülkeler arasında bulunduğunu belirten Karadirek, iklim projeksiyonlarının daha kapsamlı önlemler alınmasını gerektirdiğini söyledi.

Karadirek, 2050 yılına yönelik öngörülerde bölgedeki ortalama sıcaklığın 2,5 derece artmasının ve kullanılabilir su miktarının 100 milyar metreküpe düşmesinin beklendiğini aktardı. Karadirek, “Artık yeni kaynak aramak yerine talebi yönetmeli ve tasarrufu esas almalıyız” ifadelerini kullandı.

Adem Büyükköprü: “Bilim 20 Yıldır Uyarıyor, Biz Yeni Öğrenmiş Gibi Davranıyoruz”

Sürdürülebilir Su Kaynakları ve Altyapı/Üstyapı Yönetim Uzmanı Adem Büyükköprü, Türkiye’de yaşanan kuraklığın uzun yıllardır bilimsel raporlarda öngörüldüğünü belirterek kurumların hazırlık ve uygulama süreçlerini eleştirdi.

Su ve Çevre Teknolojileri Dergisi ile Küresel Su Savunması yayınlarında su kaynakları ve iklim krizi üzerine değerlendirmeler yayımlayan Büyükköprü, IPCC’nin 2007 tarihli 4. Değerlendirme Raporu’nu 2011 yılında incelemeye başladığını ve Türkiye’de kuraklık riskine ilişkin yıllardır uyarılarda bulunduğunu ifade etti.

Büyükköprü, “Kamuoyunda sanki bu kuraklık trendini yeni keşfetmişiz gibi şaşkın bir retorik hâkim” dedi.

IPCC’nin 2007 tarihli 4. Değerlendirme Raporu ile 2013 tarihli 5. Değerlendirme Raporu’nda Akdeniz Havzası ve Türkiye’de kuraklık eğilimlerinin güçleneceğine, yaz kuraklıklarının şiddetleneceğine ve havzadaki su potansiyelinin yüzde 30 ila 70 arasında azalabileceğine yönelik projeksiyonlar bulunduğunu hatırlatan Büyükköprü, bilimsel uyarıların karar alma süreçlerine yeterince yansıtılmadığını savundu.

“Bilim 20 yıl önceden bağırdı, biz 2011’den beri sahada çırpındık ama karar vericiler sanki olay ani bir doğa sürpriziymiş gibi davranıyor” diyen Büyükköprü, yaşanan süreci “kurumsal vizyonsuzluk” olarak nitelendirdi.

“Küresel Isınma Ateş, İklim Değişikliği Ağır Hastalık Süreci”

Büyükköprü’nün değerlendirmelerinde küresel ısınma ile iklim değişikliği arasındaki fark da ele alındı. Küresel ısınmanın insan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazlarının atmosferde birikmesiyle sıcaklıkların yükselmesi anlamına geldiğini belirten uzman, iklim değişikliğinin ise bu ısınmayla bağlantılı kuraklık, aşırı hava olayları ve ekolojik dönüşümleri kapsadığını ifade etti.

Durumu insan vücudu üzerinden örneklendiren Büyükköprü, küresel ısınmayı vücut sıcaklığının yükselmesine, iklim değişikliğini ise bu yüksek ateşin organlarda meydana getirdiği ağır hastalık sürecine benzetti.

Küresel iklim krizinin etkilerinin giderek belirginleştiğini kaydeden Büyükköprü, 2030 sonrasında su ve gıda güvenliği açısından risklerin daha da büyüyebileceği uyarısında bulundu.

ASKİ Deneyiminden Yer Altı Su Depolama Önerisi

Ankara Büyükşehir Belediyesi ASKİ Genel Müdürlüğü bünyesinde içme ve kullanma suyu havzalarının korunmasına yönelik saha ve proje çalışmalarında görev yapan, 2025 yılında emekli olan Büyükköprü, açık sistem barajlardaki buharlaşma kayıplarına dikkat çekti.

Atmosferik sıcaklıkların artmasıyla baraj yüzeylerinden gerçekleşen buharlaşmanın su kayıplarını artıracağını belirten Büyükköprü, su güvenliğinin yalnızca yüzeydeki depolama yapılarıyla sağlanamayacağını ifade etti. Uzman, suyun buharlaşma etkisinden korunarak yer altındaki doğal akifer sistemlerinde depolanmasının önemini vurguladı.

Büyükköprü’nün 2011 yılında araştırmalarına başladığı ve 2021 yılında projelendirdiği “Yönetilebilen Yeraltı Suyu Depolama Projesi” de bu yaklaşımı esas alıyor. Proje, suyun yer üstünde buharlaşmaya maruz kalması yerine yer altına aktarılması yoluyla su arzının sürdürülebilirliğini sağlamayı hedefliyor.

Türkiye’nin Bölgelerinde Farklı Su Krizi Dinamikleri

Büyükköprü’nün Küresel Su Savunması yayın serisindeki “İklim Krizi: Türkiye’nin Yeni Coğrafyası” başlıklı çalışmasında, su krizinin ülkenin farklı bölgelerinde değişen nedenlerle derinleştiği belirtildi.

İç Anadolu’da kontrolsüz yer altı suyu çekimleri ve mevcut kaynakların hızla tükenmesi öne çıkarken, Marmara Bölgesi’nde nüfus ve sanayi yoğunluğunun su kapasitesi üzerindeki baskısı vurgulandı. Ege Bölgesi’nde tarım, sanayi ve turizm sektörlerinin su talebi arasındaki çatışmaya dikkat çekildi.

Akdeniz Bölgesi’nde mevcut su kaynaklarının planlama eksiklikleri nedeniyle yeterince yönetilemediği, Karadeniz’de depolama altyapısının geliştirilmesi gerektiği ifade edildi. Doğu Anadolu’da kar erimelerine bağlı hidrolojik döngünün önemine işaret edilirken, Güneydoğu Anadolu’da sınır aşan suların ve jeopolitik dengelerin su yönetimini zorlaştırdığı kaydedildi.

Antalya, İklim Krizinin Birden Fazla Etkisinin Bir Arada Görüldüğü Bölge

Akdeniz Havzası’nın küresel ısınmadan yoğun biçimde etkilenen bölgeler arasında yer aldığını belirten Büyükköprü, yağış sistemlerindeki değişimlerin ve sıcak hava kütlelerinin bölgenin su dengesi üzerindeki baskıyı artırdığını aktardı.

Türkiye’nin tarım ve turizm merkezlerinden Antalya’da ise azalan kış yağışları, yer altı su kaynaklarının yeterince beslenememesi ve kıyı kesimlerinde deniz suyunun tatlı su rezervlerine karışması gibi risklerin bir arada görüldüğü ifade edildi.

Yer altı sularında tuzlanmanın özellikle kıyı bölgelerindeki tarımsal sulamayı olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekilirken, su kaynaklarının miktarı kadar kalitesinin de korunması gerektiği vurgulandı.

Yağış Azalması ve Buharlaşma Su Döngüsünü Zorluyor

IPCC’nin 2021-2022 döneminde yayımlanan Altıncı Değerlendirme Raporu’na ilişkin değerlendirmelerde, Akdeniz Havzası’nda yağışların 2100 yılına kadar yüzde 20 ila 30 azalabileceği ve sıcaklık artışlarının küresel ortalamanın 1,5 ila 2 katına ulaşabileceği öngörülerine yer verildi.

Su döngüsündeki bozulmanın temel nedenleri arasında yağış miktarı ve mevsimindeki değişimler, artan buharlaşma ve aşırı hava olaylarının yoğunlaşması gösterildi. Uzun kurak dönemlerin ardından meydana gelen şiddetli yağışların yüzey akışını artırabildiği, suyun toprağa sızarak yer altı rezervlerini beslemesini zorlaştırabildiği belirtildi.

Bu koşulların, aynı miktardaki yağıştan elde edilebilen kullanılabilir su miktarını azaltabileceği ifade edildi.

Büyükköprü: “2025’teki Ağır Kuraklık Sadece Bir Fragmandı”

Türkiye’nin 2025 yılında ağır bir kuraklık yaşadığını belirten Büyükköprü, ulusal yağış ortalamasının son 30 yıllık ortalamanın yüzde 27 altına gerilediğini, bazı bölgelerde düşüşün yüzde 71’e ulaştığını aktardı.

Konya, Ankara, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere büyükşehirlerde baraj doluluk oranlarının kritik seviyelerin altına indiğini ifade eden Büyükköprü, su kaynaklarındaki azalmaya kirlilik sorunlarının da eşlik ettiğini söyledi.

Türkiye’de 2024 ve 2025 yıllarındaki sıcaklık değerlerinin 1991-2020 ortalamasının 1,7 derece üzerine çıktığını belirten uzman, su yönetiminde kısa vadeli müdahaleler yerine uzun vadeli planlama gerektiğini vurguladı.

Büyükköprü, “2025 yılında yaşanan o kriz sadece küçük bir fragmandı; asıl film 2030 yılından sonra başlıyor” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de kişi başına düşen yıllık su miktarının 1960’larda yaklaşık 4 bin metreküpten günümüzde yaklaşık 1.500 metreküpe gerilediğini belirten Büyükköprü, 2050 itibarıyla bu miktarın 1.000 metreküpün altına düşebileceğine ilişkin projeksiyonlara dikkat çekti. Uzman ayrıca, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi’nin kuraklık ve çölleşme risklerine ilişkin değerlendirmelerinde Türkiye topraklarının yüzde 88’inin çölleşme riski altında gösterildiğini kaydetti.

NASA Uydu Verileri Yer Altı Su Kayıplarına İşaret Ediyor

Büyükköprü, NASA’nın GRACE-FO uydu misyonuna ait yer çekimi ölçümlerinin yer altı su rezervlerindeki değişimlerin izlenmesinde kullanıldığını belirtti. Bu verilerin, su kaynaklarının yalnızca yüzeyde değil, yer altında da değerlendirilmesi gerektiğine işaret ettiğini ifade etti.

Uzman, “Su kıtlığı artık gelecekteki bir senaryo değil; bugünün operasyonel gerçeğidir” diyerek su kaynaklarının korunması, arıtılması ve verimli kullanılması gerektiğini vurguladı. Büyükköprü, kaybedilen veya yanlış yönetilen suyun toplumun temel ihtiyaçlarına erişimini doğrudan etkilediğini kaydetti.

“Siyaset Üstü Bir Ulusal Su İdaresi Kaçınılmazdır”

Türkiye’de su yönetiminin farklı kurumlar arasında dağılmış olmasının ortak ve bütüncül politikaların uygulanmasını zorlaştırdığını belirten Büyükköprü, yerel yönetimler, Devlet Su İşleri, Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Her kurumun farklı mevzuat, bütçe ve önceliklerle hareket etmesinin su yönetiminde parçalı bir yapı ortaya çıkardığını savunan Büyükköprü, havza esaslı ve siyaset üstü bir “Ulusal Su İdaresi” kurulmasını önerdi.

Uzman, su kaynaklarının korunması için kurumlar arası yetki ve sorumlulukların bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini belirtti.

Türkiye İçin Altı Temel Su Yönetimi Önerisi

Büyükköprü, Türkiye’nin su güvenliğini güçlendirmek amacıyla altı temel stratejik ve mühendislik adımını gündeme getirdi.

İlk olarak, yer altı suyu depolama projelerinin, yani MAR yöntemlerinin ulusal politika haline getirilmesini öneren Büyükköprü, suyun buharlaşmadan korunarak akifer sistemlerinde depolanmasının önemine dikkat çekti.

İkinci öneri kapsamında, yağmur suyu hasadı, kent içi drenaj sistemleri ve mavi-yeşil altyapının bir arada uygulandığı döngüsel su şehirlerinin yaygınlaştırılması gerektiğini belirtti. Bu yaklaşımın yerel yönetimlerin imar ve altyapı planlamasına dahil edilmesini istedi.

Üçüncü olarak, içme suyu şebekelerindeki kayıp ve kaçakların azaltılmasını öncelikli eylem alanı olarak tanımladı. Akıllı sensörler, basınç yönetimi ve izole alt bölgeler gibi teknik uygulamalarla su kayıplarının düşürülmesi gerektiğini kaydetti.

Dördüncü öneri, kentsel ve endüstriyel atık suların ileri arıtma yöntemleriyle yeniden kullanıma kazandırılması oldu. Büyükköprü, tarım ve sanayide uygun alanlarda geri kazanılmış su kullanımının artırılmasını önerdi.

Beşinci olarak, deniz suyunun arıtılmasına yönelik büyük ölçekli tesislerin fizibilite çalışmalarının hızlandırılması gerektiğini belirtti. Bu tesislerin ham suyun tuzluluğu, enerji tüketimi, bölgesel su talebi, kıyı yapısı, deniz deşarjı koşulları ve mevcut enerji altyapısı dikkate alınarak planlanmasını istedi. Uzman, bu alanda hazırladıkları stratejik fizibilite raporlarını ilgili kamu kurumlarına sunmaya hazır olduklarını da ifade etti.

Altıncı öneri kapsamında ise deniz suyu arıtma ve ileri arıtma tesislerinin enerji ihtiyacının güneş ve rüzgâr enerjisiyle karşılanabileceği hibrit sistemlerin geliştirilmesi gerektiğini vurguladı.

“Zamanı Retorikle Tüketemeyiz”

Su kaynaklarının korunması için somut uygulamaların geciktirilmemesi gerektiğini belirten Adem Büyükköprü, “Hidrolik varlığımızı sahada korumak için harcamamız gereken zamanı, retorik süreçlerle tüketmeye devam edemeyiz” dedi.

Büyükköprü, su yönetiminin yalnızca çevresel bir mesele olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, entegre ve bütüncül politikaların ulusal güvenlik ve toplumsal yaşam açısından önem taşıdığını vurguladı. Toplantıda yapılan değerlendirmelerde de su tasarrufu, altyapının yenilenmesi, yer altı rezervlerinin korunması ve kurumlar arası koordinasyonun güçlendirilmesi temel öncelikler olarak öne çıktı.