Ege Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ertuğ Öner: “Binlerce Yıl Öncesinin Deniz Tabanları Bugün Alüvyal Zeminleri Oluşturuyor”

Ege Üniversitesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ertuğ Öner, İzmir’in binlerce yıllık kıyı değişimini jeoarkeolojik verilerle ortaya koyarken, Bornova’daki alüvyal zeminlerin deprem sırasında sıvılaşma riski taşıdığına dikkat çekti. Agora ve Kemeraltı’ndaki araştırmalar, kentin geçmiş kıyı çizgisine ilişkin önemli bulgular sundu.

Ağustos 14, 2026 - 19:51
Ege Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ertuğ Öner: “Binlerce Yıl Öncesinin Deniz Tabanları Bugün Alüvyal Zeminleri Oluşturuyor”

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ertuğ Öner, İzmir’in binlerce yıllık kıyı değişimini ve bu değişimin günümüzdeki deprem ve zemin güvenliği açısından taşıdığı riskleri bilimsel araştırmalarla ortaya koydu. Öner, küresel iklim değişiklikleri ve buzul hareketleriyle bağlantılı deniz seviyesi değişimlerinin Agora, Kemeraltı ve Bornova Ovası çevresindeki izlerini inceledi.

DENİZ SEVİYESİ 20 BİN YIL ÖNCE 130 METRE DAHA AŞAĞIDAYDI

İzmir’in bugünkü coğrafi yapısının binlerce yıllık doğal süreçlerin sonucu olduğunu belirten Prof. Dr. Ertuğ Öner, sürecin buzul çağlarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Öner, “Yaklaşık 20 bin yıl önce, son buzul çağı en yüksek dönemine ulaştığında denizlerin seviyesi bugünkünden 130 metre daha aşağıdaydı. İzmir Körfezi'nin sularını 130 metre aşağı çektiğimizde, dönemin kıyı çizgisi bugünkü körfezin epey açıklarındaydı.” dedi.

Buzulların erimesiyle deniz seviyesinin yeniden yükseldiğini ifade eden Öner, “Deniz, 6-7 bin yıl önce bugünkü seviyesine ulaştı. Bu süreçte kıyı çizgisi, Bornova Ovası'nda yaklaşık 1,5 kilometre kadar içeriye sokuldu.” diye konuştu.

“KAYIP LİMAN DEĞİL, ALÜVYAL DOLGU VAR”

Kamuoyunda dile getirilen “Kayıp Liman” iddialarına da değinen Prof. Dr. Öner, İzmir’de kıyının zaman içerisinde doğal alüvyonlarla dolduğunu belirtti.

Agora ve Kemeraltı çevresinde gerçekleştirilen sondaj çalışmalarıyla kentin jeoarkeolojik yapısını incelediklerini aktaran Öner, “Ortada kaybolan bir şey yok aslında, sadece kıyının alüvyonlarla dolması var. Agora tarafında alüvyon dolgularını kaldırdığımızda kıyı çizgisinin ana kayaya dayandığını görüyoruz.” ifadelerini kullandı.

Kemeraltı’ndaki Şaraphane mevkiinde yapılan sondajlardan da önemli bulgular elde edildiğini belirten Öner, “Kemeraltı'ndaki Şaraphane mevkiinde yapılan sondajlarda çok bol miktarda sünger spikülü bulduk. Buradan da anlıyoruz ki, o dönemde orası sünger ticaretinin yapıldığı, limana yakın bir alanmış.” dedi.

BORNOVA’DA SIVILAŞMA RİSKİNE DİKKAT ÇEKTİ

Geçmişteki kıyı değişimlerinin günümüz İzmir’i açısından en önemli sonuçlarından birinin deprem ve zemin güvenliği olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Öner, 30 Ekim 2020’de meydana gelen Sisam merkezli İzmir depremine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Öner, “Geçmişteki kıyı değişimlerini bilmek bugün için hayati önem taşıyor. Son depremde Bornova'da yıkılan 7 binanın, doğrudan daha önce deniz olup sonradan dolgu ile kapanan denizel dolgu alanının üzerinde olduğunu tespit ettik.” diye konuştu.

Kıyı hareketlerinin zemin yapısını değiştirdiğini belirten Öner, “Kıyı hareketli olduğu için ince kili alıp götürüyor, geriye kum kalıyor. Kumlu zemin de, tıpkı sarsılan bir harç arabasının sulanması gibi, deprem dalgalarıyla karşılaştığında sıvılaşma etkisi yaratıyor.” ifadelerini kullandı.

Öner, “Binlerce yıl öncesinin deniz tabanları, bugün gökdelenlerin ve yerleşim yerlerinin bulunduğu alüvyal zeminleri oluşturuyor.” dedi.

“TARİHİN İZLERİNİ ÇAMURUN İÇİNDE ARIYORUZ”

Jeoarkeolojik çalışmaların klasik arkeolojik araştırmalardan farklı yöntemlerle yürütüldüğünü belirten Prof. Dr. Öner, henüz taşlaşmamış alüvyon tabakalarının sondaj yöntemiyle incelendiğini söyledi.

10-15 bin yıllık çevresel değişimlerin bu yöntemle okunabildiğine dikkat çeken Öner, araştırmaların laboratuvar ve ekipman desteğine ihtiyaç duyduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Öner, “Bu çalışmalar ciddi laboratuvar ve ekipman desteği gerektiriyor. Ekipmanların çoğu yurt dışından temin ediliyor. Bu noktada TÜBİTAK gibi kurumlardan aldığımız projelerle bilimsel kaynaklarımızı yaratıyoruz.” dedi.

Kaynak: CUMHA - CUMHUR HABER AJANSI