dzat @ soninternethaber.com

Kul olarak gönderildiğimiz dünyada sonsuz hayata kıyas ile çok kısa bir süre misafir kalıyoruz. Oysa ekip, biçip, hasadımızı toplayıp gidecektik. Dünya nimetlerini peşin bulduğumuzdan olmalı ki, fani âlemi ebedi vatan bellemişçesine rehavete kapılıyoruz. Yayılıp serpiliyoruz. Geliş gayemizi unutarak başka başka gaile ve gayelerin peşinde ömrümüzü heba edip hasat yapamadan çekip gidiyoruz. Bize rehber olarak gönderilenleri örnek alıp ilahi emirleri yeterince yerine getiremiyoruz. Tembellik yapıp sakınılması gereken yasakları da cazip bularak keyfimize göre yaşıyoruz. Ölümü, hesabı, mizanı, kabri ve yüzleşmeleri unutunca; basit işlerin ve ucuz niyetlerin bataklığında yozlaşmış, kibirli bir yaşayışa talip oluyoruz. Ters yüz etmişiz hayatı. Sanki dünya baki, ahiret yurdu fani gibi bir yaşayışı benimsemek bir gaflet örtüsü değil ise ya nedir?

Hani o kulluk için yaptığımız ibadet kırıntılarının karşılığını bile henüz bu dünyada iken bekler olduk. Bize yap denilenleri yapmaya çalışırken kendimizde varlık bulup, enaniyet gemisinde yol alıyoruz. Yasakları ise bizzat Allah yasak ettiği için değil de haşa tapınmaya çalıştığımız dünyada zarar görmeyelim, işlerimiz ve itibarımız bozulmasın diye terk ediyoruz. Ruhtan çok şekil Müslümanlığı daha çok işimize geliyor. Kulluk yapma derdi olmayanlar ise birazcık dindarlaşmaya dahi eleştiri getiriyorlar. Daha uzun ömür, daha çok zenginlik, daha büyük unvanlar istiyoruz. Dualarımız, çabalarımız, çalışmalarımız hep bu yönde. Maksadımız hep dünya, taleplerimiz hep dünyalık, isteklerimizin çoğu nefsanî ve bencilce. Her bir nefes bizi erteleyemeyeceğimiz sona taşırken, maneviyattan uzak kaldığımızın farkında bile değiliz. Dualarımızda güzel ahlakı istemek, kötü fiillerden uzak olmak ve İslami yaşantı adına taleplerimiz çok cılız değil mi? O cılız isteklerimiz dahi aksiyona geçme gücünden ne kadar yoksun. Oysa insanlığın ilacı; bunca maddecilik karşısında ruha dönüş, maneviyat ve ölüm duygusunu içinde taşıyan bir muhasebe sistemi olması gerekmiyor muydu? Evet, olması gerekenin zıddında ya da çok uzağındayız. Yönümüz ve rabıtamızın meyli hep dünyalık işlere. Halbuki dünyanın hepsi bizim olsa yanımızda götürecek neyimiz var, iyilik ve hayırlı amellerimizden başka. Günah, yük, kul hakkı ve sorumluluk biriktiriyoruz bol bol. Tefekkür etmiyoruz hiç..!

Dünyaya dalmak ve dini ölçüleri hevamıza göre uydurup yorumlayarak kendimizi rahatlatmak bizi temize çıkarmaz. Deve kuşu misali başımızı kuma gömmekten öteye de geçirmez. Dini ölçülerin bir bütünlük içinde yaşanması heva karşısındaki tek devamızdır. ‘Namazımı kılarım, belli kabahatleri da yaparım, eh ne yapayım’ yaklaşımı dünyeviliktir. İnsan günahını günah gibi görmeli, kendini temize çıkarmak adına tevil yoluna başvurarak dini kendine uydurmaya çalışmamalı. Ne diyordu Hz. Ömer (ra); “inandığı gibi yaşamayanlar bir süre sonra yaşadığı gibi inanmaya başlarlar.”  demiyor muydu? Türk-İslam mefkûresinin fikir hocası Seyyid Ahmet Arvasi ise; “Yaşanmayan bir davanın, yaşama şansı yavaş yavaş ortadan kalkar. Zafer; davasını yaşayarak yaşatanlarındır.” diyor. Öyle ise dünyayı kendimize uydurmak çabasından uzaklaşalım. Ölçümüzü ve yaşantımızı da hak ölçüye uyduralım. Ölüm hakikati karşısında her şeyin anlamsızlaştığını nefsimize hatırlatalım. Dünyanın, nefsin ve şeytanın oyuncağı olmuşların basit vaatlerine karşılık Allahın vaadini bilincimizde sabit tutalım. Ne güzel diyor merhum şair Abdurrahim Karakoç;

“Tüm nimetler talan talan…

Hızır bekler darda kalan.

Varı yalan, yoğu yalan

Bu dünya kimin dünyası?”