baskentpostasi @ hotmail.com

Şair hissiyata ahenk katan, sonra ahengi kanatlandıran, ona ebediyete intikal gücü veren kişidir...

Büyük şairlerin şiirleri günden yarınlara, yarınlardan sonsuza akar. Yàni şiirleri bu güçte ise şair büyük şairdir...

Nazım’ın şairliğini küçümsemiyorum ama “trim trim trak... makineleşmek istiyorum” türündeki hissiyat öldüren mısraları, ideoloji yandaşlarınca zorlansa da unutulmaya mahkûm...

Kimi zaman ezana söver, “Ne beş vaktin ezanı, ne Anjelüs çanları (......) Zincirden kurtarmadı yoksul çalışanları...” der, fakat aynı (Nazım Hikmet Ran), Ağa Câmii şiirinde büyük hissiyatı, ahengi kanatlandırır:

Havsalam almıyordu bu hazin hali önce

Ah, ey zavallı câmi, seni böyle görünce

Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;

Allahımın ismini daha çok candan andım.

(......)

En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,

Üstünde orospular yükseltiyor sesini.

Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,

Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.

(......)

Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen

Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!

Güçlü bir şair olan Cahit Sıtkı (Tarancı) gibi “Ölüm kapımda kişner, sabırsız bir at oldu nihayet” diyerek ölümü anlatan mısralar bile, ölüm korkusu hissiyatına tercüman oldukları için uzun ömürlü şiirler olur fakat ebediyete akacak zirveye çıkamazlar...

Oysa yine ölüm temalı şiirleri ile ünlü Yahya Kemal (Beyatlı) şiirlerinde ölüm, bir “asude bahar ülkesi” olur ve çok beğenilen şarkıların güftesi olarak ölümsüzlüğe ulaşırlar.

Bu meyanda «Rindlerin Ölümü» şiiri fevkalâdedir:

Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter..

Yahya Kemal ahengin nasıl kesildiğini de şiiriyle anlatırken,

Bir bitmeyecek şevk verirken beste,

Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir... der.

Yine merhum Yahya Kemal’in; bestesi Münir Nurettin Selçuk tarafından yapılmış ve “güftesi de bestesi de İstanbul kokan beş ünlü şarkı” arasına girmiş «dönülmez akşamın ufkundayız» mısraları öyle müthiş bir ahenk taşır ki, ölüm korkulan değil neredeyse özlenilen hale gelir:

Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç;

Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!

(.......)

Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan

Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan

Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece.

Şiirden konuşulur da şairler sultanı Necip Fazıl (Kısakürek) yád edilmez mi? Ünlü «Çile» şiirinde, “Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta? / Sonum varmış, onu öğrensem asıl?” diyen şairler sultanı için de ölüm güzeldir:

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?

Böylesi güzel mısralarının ahenginde, Rabbine sadık takva sahipleri için ölüm, tüm korkunçluğundan sıyrılıp şeyhler sultanı Mevlâna hazretlerinin tâbiriyle bir Şeb-i Arus (düğün/gerdek gecesi) olmaz mı?

Şeb-i Arús, Farsça şeb (gece) ve Arapça urs ile yapılmış bir terkip. Aslı “şeb-i urs” olup, “Düğün Gecesi” demektir. Şeb-i Arús, bizzat Mevlâna’nın söz ve şiirlerinden ortaya çıkmıştı...

Ne mutlu hayatın gerçek mánâsını idrâk edip ölümü bile sevebilenlere... Veyl olsun bu fani, bu yalan dünyayı Cennet yapabileceğini sanan beyinden nasibsiz ahmaklara...