dzat @ soninternethaber.com

Değişmeli mi insan? Bence değişmeli. Değişimden kastımız bir yozlaşma, kötüye gidiş ve çözülme değilse; olumlu anlamda insan değişmeli derim.  Yani gelişmeyse değişimin şekli insan yeni ufuklara yelken açabilmeli. Öyle değil mi? Zira hiçbir şey doğduğu gibi yerinde durmaz. Ölüme kadar giden yolda yaşanacak bir sürü meçhul bizi beklemektedir. Gelişirken mi değişmek lazım yoksa değişirken mi gelişmek. Yoksa her iki süreci birden mi yaşamalıyız? Hayatımızdaki kırılma noktalarının çoğu, insan eliyle oluyor. Aileye katılan yeni üyelerle ya da kaybedilenlerle başlamıyor mu; değişimlerimizin en belirgin yol haritaları da. Hayatımıza ilk girdiğinde kardeşimizle başlarız değişmeye. Sonra arkadaşlar, okul, hayat, iş, evlilik...

Daha sonra da tersine dönüyor gidişat. Bu defa ise hayatımızdan çıkanlarla imtihan oluyoruz. Ölenle ölemezken, gidenle de gidemezsiniz. Dönseniz eski yerinizde de olamazsınız. İşte değişim, değiştirmiştir bile çok şeyleri. Bu yüzden söylemiş olmalı şair; “Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,” “Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.” Her şey ve herkes değişirken bizim değişimden nasibimize düşen pay ne olmuştur acaba?  Değişecek gelişecek miyiz yoksa “yedisinde ne isek, yetmişinde de o” mu olacağız?
 
Hâlbuki insan ergen dönemini geçirip sorumluluk aldığında; artık ayakları tamamen yere basması gerekmiyor mu? Çünkü hayatımıza yeni dâhil olanlar ve hayatlarına dâhil olduğumuz insanlar vardır. Aile ve sosyal sorumluluğumuz artmıştır. Artık kaza yapma lüksümüz kalmamıştır. Bunu farkında olmadan ya da kimliklerine tutunup ego savaşına girenler, halen kendilerini ergen sanıyorlarsa; vay halinize! Sizi değiştirmeye yeminlilerse; ya siz o kişiyi mecburen hayatınızdan çıkartarak değiştirirsiniz. Ya da; yok başaramam diyorsanız, o zaman kendi hayatınızdan ve kişiliğinizden vazgeçersiniz. Bozuk ölçülerin direnci sizi değiştirir… Değiştirmek ve değiştirilmek imtihanına tabi olanlar bu iki sonuçtan birine hazır olmalıdır. Sonra da; “nasılsınız” diye soranlara mutlu insan gülücükleriyle ve en kavgalı anlarınızda dahi rol yaparak, durumu idare etmek ikiyüzlülüğüne düşersiniz. Alın size işte değişim! İç dünyanızda ise değişemediğinize isyan ederek bir kez daha zıddından değişime teslim olursunuz…
 

Peki, bir yerlerde ters giden bazı şeyler varsa yanlış ise bazı şeyler, ne yapmalıyız? Eğitim ve kültür farklarından oluşan nüanslarsa sorun, olayı yanlış görmemek, kişiyi değiştirmeye çalışmamak esas olmalı derim. Yok, yanlışın ölçüsü herkesin kabulünü sağlamış evrensel değerlerden referans almışsa, bu defa oturup konuşmak gerek iki medeni insan gibi. İkazlar yapmak gerek usulünce ve edebince.  “Bu halini, tavrını, sözünü, davranışını her neyse değiştirmelisin. Bu söz veya davranışın şu nedenden dolayı yanlıştır. Böylesi insana göre değildir” diye bilmeli. Aksi de olabilir uyaran olduğunuz gibi uyarılan da olabilirsiniz. Önce dinlemeyi bilmek, söyleneni de tartacak muhakeme yeteneğinde olmak, istikbale ümitle bakmanın adıdır. Değişeceğim sözleri verilse de etrafa... Eğer kendisi kendine söz vermemişse bir insanın değişeceğim demesi, temenniden bile ibaret sayılmaz. Hâsılı o insan değişmez ve gelişmez…

Oysa finali mutlu sonla tamamlamak isteyen herkes, hayatına ne sığdırdığına bakmalı. Öyle değil mi? Aslından her şeyin ne kadar boş olduğunu bir görebilsek. Ölüm hakikatinden uzak kalmasak. Birazcık, kendimizden başlamak suretiyle herkesi sevebilsek. Sevgi, beraberinde fedakârlık, hoşgörü, incelik, anlayış ve sabrı getirse. İnsanları olduğu gibi kabullenip, sevdiğimizi iddia ettiklerimizin makul ve mantıklı isteklerini yerine getirerek, yüzlerini güldürebilsek. Hiç böyle mi olurdu hayatlarımız. Hem kendi dünyamız mamur olurdu. Hem de çevremize yapacağımız iyiliklerden herkese mutluluk tablosu yansırdı. Güzel güzel geçinip, yaşayıp giderdik şu hayattan.

Ne diyelim, Allah herkese böylesi anlayışlı; aile, eş, dost, arkadaş ve çevreler nasip etsin.