davutzat @ gmail.com

Sosyal yaşamın kaçınılmaz mecburiyetidir bir arada yaşamak. İnsan varlığının olduğu yerde ise sürekli iletişim içinde oluruz. Zira kâinat düzeni bunun üzerine kurulmuştur. Yüce yaratıcımız insanı kendisiyle imtihana tabi tuttuğu gibi yine insanı bir başka insanla kulluk sınavına sebep olarak yaratmıştır. Rabbimiz kendisine karşı işlenen kusurları bağışlarken, kul hakkına riayeti ön planda tutarak ikaz etmiştir. Bu yüzden insan ilişkileri çok mühimdir. Kalp kırmayı ‘Kâbe’yi yıkmaktan’ daha büyük bir hata gören ulvi bir dinimiz var. İnsanı ‘eşrefi mahlukat’ ile ‘belhüm adal’ arasında sınıflandırırken kişi, kulluğu ve diğer insanlarla münasebetleri oranında iyi olmanın merdivenine tırmanır. Hal böyle olunca sosyal yaşamın altın anahtarı da iyi ve güzel ahlak sahibi olan insandır. İyi kul ve iyi insan olmanın pusulası da saygı, sevgi ve sünnet ahlakı değil midir?

Kaynağını hak ölçüden almayan beşerî kriterlerin hiç birisi insanı yüceltmeye yetmez. Kâinatın şereflisi olarak yaratılan kişi, bunu hakedecek muameleleri de yerine getirmesi lazımdır. Başta diğer insanların hakkına riayet olmak üzere; edep, yardımseverlik, akrabalık ve komşuluk, selam vermek ve almak, rahatsız etmemek gibi nice nice sorumluluklarımız bulunmaktadır. Bunlara uygun hareket edildiğinde sadece bireyin kendisi değil, başka insanlar da mutlu olurlar. Sosyal nizam ise daha sağlıklı tesis edilmiş olur. Buradaki ayrıntı, incelik ve rikkat düzeyi başka ölçülerin ve hümanizmanın çok üzerinde olan değerler manzumesidir. Yani maneviyat dediğimiz ahlak ölçüleri, her zaman ve şartta insan eliyle meydana getirilen felsefi ya da ideolojik akımların üzerindedir. Bize yüklenen rol ve sorumlulukların sınırlarını somut olarak belirlemek her zaman mümkün olmaz. Lakin ebeveyn, evlat, arkadaş, eş, dost, akrabalık gibi çoğu kavramla insan ilişkilerinin özel alanı belirlenir. Değerlilik ve iletişim yoğunluğu da merkezi alandan başlayarak daire daire genişlik kazanır…  

Ancak, zaman çarkı insanın kendini koruyamamasına eşdeğer bir süreçle aşınmaları da beraberinde getiriyor. İnsanların zihni bulanmış, sosyal statü peşine düşmüşler. Ekonomik açıdan ve makam, mevki yarışında hedefe varmak için her yolu meşru görüyorlar. Siyasi, ticari ve duygusal rekabet adına girmedikleri rol, yapmadıkları olumsuz davranış kalmıyor. Sonuçta; bozulan insan ilişkilerinin insanı, insan olmaktan çıkarttığına şahitlik ediyoruz… Bozuk sistemlerin ve ölçü bozukluklarının insana olumsuz etkisi; fertlerin şahsiyetini, ahlakını ve inancını hızlı bir şekilde yozlaştırmakla sonuçlandı. Kötüye doğru gidiş her geçen gün artarak; bireysel, duygusal, ruhsal, özel ve sosyal sahalardaki aşındırmayı önlenemez biçimde hızlandırdı. Her geçen yıl, bir öncekine göre daha çözülmüş ve kötü bir geriye gidişe mahkûm etti insanlığı.  Kanunlar, yasalar, örf ve adetler gibi evrensel normların çoğu uygulanabilirliğini yitirdi. İnsanlar öz benliklerinden uzaklaşarak kendilerini kaybetti kaybedeli, yeni bedeller ödemeye hiç kuşkusuz bundan sonrada devam edecektir...

Ne demiş gönüller sultanı Şeyh Edebali; “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.” Ne büyük kıymettir böyle bir yönetim anlayışı. Bu noktaya ne pozitivist ne kapitalist ne liberal ne nihilist ya da budist kafaların ulaşması mümkün değildir. Bunun için bir gönül medeniyeti gereklidir. İslam medeniyetinin hakim çağlarında; Asrı saadet gibi, Selçuklu veya Osmanlı gibi…

Böylesi kıymetli bir toplumu oluşturmak, insan ilişkilerini önemseyen fertlerin görevi değil midir?