dzat @ soninternethaber.com

Her değerli olanın kaybı, büyük bir boşluktur yaşadığımız şu yalan dünyada. Hiçbir zaman da yerleri doldurulamayacak cinstendir hem de… Çoğunlukla da yanı başımızdayken fark edemediklerimizdendir onlar. Fakat bir kez gitmeye dursunlar! İşte o zaman da içimizden bir şeyleri sökerek alıp götürürler, çıktıkları yolculuğun ardından. Fakat giden gitmiştir bir kere, son pişmanlıklar ise nafile…

İşte Muhsin Yazıcıoğlu da böyle kimselerden biriydi, Türk siyasi hayatı ve toplumumuz açısından. Yaşantısı ve yaptıklarıyla örnek bir model oluşturmayı başarmış, farklılığını ispat etmiş bir liderdi. Her ömür bir mücadele değil midir hepimiz açısından da? Fakat onun ki daha bir başkaydı. Zorlu mücadelelerle geçmiş çileli 55 yıllık bir ömürdü onunkisi. Dayanılmaz işkencelere maruz kalmış ve büyük ateşleri sinesinde söndürmüş bir cesur adamın mücadelesiydi… Türk-İslam sentezini ilke olarak belirleyenleri model almıştı kendisine. Tıpkı; Mehmet Akif başta olmak üzere,  Necip Fazıl, Cemil Meriç,  Osman Yüksel Serdengeçti, Seyyid Ahmet Arvasi, Erol Güngör, Galip Erdem ve diğer aydınlar gibilerini. O inandı, inandığı gibi yaşadı ve inandığı şekilde de gitti. Kırılmadan, eğilmeden, bükülmeden ve hiçbir şeye tevessül etmeden. Hem de dimdik. Arkasından; “adam gibi adam, dava adamı” dedirterek. Bir zamanlar karşı saflarda mücadele ettiği kimseler bile onun ardından bu sözleri sarf etmekten yüksünmediler. Bu da Muhsin Başkanın başarısının açık bir ispatı olduğunu gösteriyordu.

Gidişinin ardından anladık ki, Türk milletine güvenilmesi gerekiyordu. Çünkü o güvenmişti. Güvenmekte haklı olduğunu, ölümüyle bile bizlere göstermişti. Zira halkı ona sahip çıkmasını bilmiş ve gönlünde yer ayırdığını gecikmeli de olsa göstermişti. Onun cenazesinden geriye kalanlar sağduyunun yanılmayacağının en numune göstergesiydi. Dünyanın dört bir yanından gelen sevenleri ve dava arkadaşlarının açtığı; “Türk ve İslam Âleminin başı sağ olsun” bayrakları onun misyonunu anlatan en güzel örneklerdendi. 

İmkânsızlıklar içinde gösterdiği duyarlı duruş ve yaptığı fedakârlıklar, şahit olanlarca ardından bir bir anlatılıyordu.  Nitekim Alperenleri bir sözünü hatırlatıyorlardı o kahırlandıran gün de! “Çocuklarınızın süt parasını ayırıp, öyle gelin” demiştin arkadaşlarına. Ama onlar seni dinlememişlerdi. İşte yine çocuklarının süt parasını harcayarak gelmişlerdi. Fakat ne hazindir ki bu defa “Son Veda” için gelmişlerdi. Kendisi hep üşüyen adam oldu. Son ânı da dâhil olmak üzere bu tablo hepimizin bildiği gibi hiç değişmedi. Beyazlar ona örtü olurken o Rabbine uzanıyordu. Geride bıraktığı dava arkadaşları ve işaret ettiği nesil, artık Peygamber çiçekleri toplayabilirler di. Onun ruhu ancak bu şekilde rahat eder di zira... O zirvelerde yaşadı her şeyini. Kavuşmaları da zirvede oldu, ayrılıkları da. Koca Reis’e de bu yakışırdı zaten. Yiğitler yatak da ölmezdi ya! Bir Alperene yakışır biçimde yaşayan Muhsin Başkan da yine bir Alperen gibi gidecekti. Öyle de oldu. Bu millet de onu bir Alperene yakışır şekilde uğurlamasını bildi.

Onun vedası gündeme otururken gönüllere bir bıçak gibi saplanmıştı. Seçim atmosferi tamamen değişmiş, bulunması için yapılan dualar semayı inletmişti. Sonsuzluğun sahibi bize onu geri vermezken,  kendisi için okunan kıraat ve yapılan dualar, sevap hanesine düşülen kayıtlar olmaktaydı. Ne çok dua almıştı. Bir sevgi seline şahit oldu insanlar. Ömrünü, uğruna adadığı ve hep özlemini duyduğu “Büyük Birlik” ancak cenazesinde gerçekleşebilmişti. Son konuşmaları ise hep vasiyeti niteliğindeydi adeta…

Ruhun şad, mekânın cennet olsun güzel insan.